fbpx MENU

Nemrud İle Progresif Rock

4 Aşamada Baklava Yapmak

3 Ekim 2014 Comments (0) Views: 2609 ANASAYFA, Gezi

İmroz’a Kara Harekatı

Türkiye’nin en büyük adası Gökçeada, Ege Denizi’nin kuzeyinde yer almaktadır. Yunanca Imvroz olarak da bilinen ada, dağlık ve kurak bir yapıya sahip. Köyler deniz kenarından ziyade adanın iç kısımlarına kurulu, Kaleköy hariç. Eski adıyla Kastro, adanın en hareketli köyü. Hava karardıktan sonra hediyelik eşya ve takı standları kuruluyor, meyhanelerde canlı müzik başlıyor denize nazır.

Eğer adayı doyasıya dolaşmak istiyorsanız ada çok büyük olduğu için kendi aracınızla adaya geçmenizde yarar var. Adadaki bazı virajlar Marmaris – Datça yolunu andırıyor ve gezerken her an karşınıza inek, keçi, koyun gibi hayvanlar çıkabilir. Koyunlar sürü olarak değil de hep tek başlarına, özgür takılıyor. Adanın koyunları son derece cool! Ciddiyim.

Efi Badem

Efi Badem

İmroz’un bin bir çeşitle müşteriye sunduğu serpme kahvaltısı, otlarla yapılan adaya özgü Cicirya pizzası, merkezde satılan Efi Badem kurabiyeleri ve dibek kahvesi meşhur. Yemeden, içmeden dönmeyin.

Lazkoyu’nda güneşlenip denize girebilirsiniz. Tüplü dalış için Gökçeada Sualtı Parkı’nı ziyaret edebilirsiniz. Bakirliğiyle doğallını koruyan bozulmamış bölge, eşsiz bir su altı müzesi niteliğinde. Burası özellikle Akdeniz ve Karadeniz üzerindeki canlıların geçiş yoluna bir köprü oluşturduğundan, üreme ve yumurtlama dönemlerini geçiren pek çok canlı ve zengin balık yataklarına da ev sahipliği yapıyor. Ayrıca; Tuz Gölü’nde güzellik ve sağlık için çamur banyosu yapabilir, Aydıncık Plajı’nda sörf yapma olanağı bulabilirsiniz.

Atanaj Bey’in Dibek Kahvesi

Athanosios Kara Dimitris

Athanosios Kara Dimitris

Nostos Cafe

Nostos Cafe

Zeytinli Köyü, eski ismiyle Aya Teodoroi; İmroz’un kuzey iç kesiminde bulunan ve merkeze çok yakın olan eski bir Rum köyü. Adayı gezmeye buradan başlayabilirsiniz. Merkezden Dereköy yönüne giderken Zeytinli sapağından sapıp yolu takip edin. Yol sizi, tepede kurulu olan Zeytinli’ye götürecek. Tatlıları ile dibek kahvesi meşhur olan köyün sokakları ufacık, tefecik ve daracık. Rum evlerinin sempatikliğini fotoğraflarınıza taşıyabilir, dinlenmek istediğinizde Nostos Cafe’de manzaraya karşı soluklanabilirsiniz.

Eve dönüş, vatana dönüş anlamını taşıyan Nostos, Antik Yunan dilinde neomai (dönüyorum) fiilinden türeyen ve Homeros’un

Sakızlı muhallebi

Sakızlı muhallebi

Odysseia destanında, destanın kahramanı Odysseas’ın Truva Savaşı’ndan sonra vatanı İthaki Adası’na dönüş yolculuğunun anlatımı srasında kullanılan bir kelimedir. Rengarenk bahçe dekorasyonu ile manzaraya karşı dinlenirken sakızlı muhallebi yiyip özel dibek kahvesini içebileceğiniz Nostos Cafe’nin sahibi Athanosios Kara Dimitris, epey cana yakın biri. Sakızlı muhallebinin sunumunda kullanılan vişne reçeli ev yapımı. Dimitris buradaki tüm tatlı ve kahve yapımını da tek başına hallediyor üstelik! Ortamın sıcaklığı, sunumun güzelliği ve Dimitris’in hoşsohbetiyle içinizin ısınmaması mümkün değil.

'Dibeğin tokmağı demirden ve çok ağır.'

‘Dibeğin tokmağı demirden ve çok ağır.’

Düşünün ki; teknolojinin henüz pek ilerlemediği, öyle işleri pratikleştiren makinelerin henüz olmadığı bir çağdasınız. İşte dibek kahvesini yudumlarken o kadar geçmişe gidiyor, duygulanıyorsunuz. Çünkü; kahvenin özelliği ‘dibek’ adı verilen özel bir alet ile insan gücüyle dövülerek elde edilmesinden geliyor.

Dibeğin tokmağı demirden ve çok ağır. Bu dövme işlemini bizzat kendim de denedim; fakat birkaç dakika geçmeden yoruldum. Hani gram olarak değil kilolarca dövülen kahvenin yoruculuğundan bahsedemiyorum bile. Tokmak ile 250 defa kahveye vurulduğunda yaklaşık 350 gram kahve elde ediliyor. Athanosios Kara Dimitris’in dibek kahvesini yudumlarken damağınızdan boğazınıza sadece telve değil, o emeğin vermiş olduğu hissiyat da akıp gidiyor.

Biraz daha kibar rüzgarlarıyla havasını soluduğum Zeytinli Köyü’n ardından Dereköy’e doğru yola çıkıyoruz. Dereköy, merkeze 13 km. uzaklıkta terkedilmiş bir Rum köyü. Tarih kokan Rum mimarisinin taş duvarlarına dokunmak için sabırsızlanıyorum.

İmroz’a Kara Harekatı

Dereköy

Dereköy

Dereköy yani; eski adıyla Şinudi’ye vardığınızda eski bir Rum kilisesi karşılıyor sizi. Kapıdaki görevliden aldığım bilgiye göre; hala Pazar günleri sabah saat 08:00’de içeriye girebilmeniz mümkün. Yokuş yukarı uzanan köyde Arnavut kaldırımlarına dolanan cumbalı evler süslüyor dağın eteklerini sağlı sollu. Eskiden 1950 tane Rum hanesi var iken; şimdi yaklaşık 50 kadar kalmış. Eski çamaşırhaneleri ve kiliseleriyle bilinen, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise Türkiye’nin en büyük köyü kabul edilen bir Rum köyü burası; ama terkedilmiş.

Heyecanla boynumdaki fotoğraf makinesiyle birlikte dolaşmaya başlıyorum köyün sokaklarını. Derme çatma, yıkılmaya yüz tutmuş harabelerin yamuk duvarlarından boy boy kırgınlıklar akıyor hüzün dolu Dereköy’e. Kimsecikler yok etrafta, oturulabilir hali kalmış pek hane de yok. Evlerin çoğu yılgın, yıkık; boyunları bükük. Hüzün dolu bakışlarla poz veriyorlar bana, çılgınlar gibi fotoğraf çekiyorum durmadan. Bir şeyler anlatmak istercesine haykırıyor köy; ama duyan yok. Etraf alabildiğine kör sessizlik. Bir evin duvarlarına dokunuyorum. Hislerim o evde yaşayanların duygularına dokunur gibi.

Rum evleri

Rum evleri

Yürüdükçe yürüyesim geliyor, yokuş yukarı çıktıkça çıkasım… Hava mis kokulu ve durgun. Aynı haneler gibi. Tam o esnada yaşlı, tonton bir bey amcayla kesişiyor yollarımız. Kendisi Türk Ortodoksu, eşi Müslüman imiş. Sohbet ediyoruz ayaküstü. Köyün bu hale gelmesine çok üzgün. 1974’deki Kıbrıs Harekatı’ndan sonra köyün parçalanmaya başladığını elindeki bastonu silke silke anlattı. Yüreği kırgındı geçmişe ve geçmişin ardındaki gerçeklere:

‘Eskiden köyün erkekleri şafak sökmeden işinin başında olurdu. Bayağı bir çalışkandı buranın halkı. İş zamanı iş, eğlence zamanı eğlence! Çalgılar çalınır, şaraplar içilir, eğlenilirdi kalabalık. Kaşar peynirimiz harikaydı mesela. Kaşar peyniri ve yağ fabrikaları vardı. Sonra bir gün; siyasi hırslar uğruna cezaevindeki hükümlüleri köye salan siyasiler yüzünden, köy karışmaya başladı. Köydeki genç kızlar ve hanımlar, elini kolunu sallayarak dolaşan hükümlüler tarafından rahatsız edilir oldu. Hır gür gibi şeyler hiç yokken tatsızlıklar arttı bir anda. Büyük bir kaos oluştu önüne geçilemeyen. Köyün halkı burayı isteyerek terketmedi. Terketmeye zorlandı onlar. Şimdi bir kısmı Almanya, Amerika, en çok da Yunanistan, diğer kısmı İstanbul’da. O günden bugüne evlerin pek çoğu yıkıldı zamanla kendiliğinden. Tadı tuzu kalmadı buraların. Ne gelen var, ne giden…’

Gözlerini devire devire öyle içli anlattı ki tonton bey amca, içim bir tuhaf oldu burkulmaktan. O zamanların şen şakrak köyü, şimdilerin hayalet köyü olmuştu adeta. O neşeli insanlar vatanlarından, yurtlarından gitmek için resmen zorda kalmışlardı o dönemde. İmroz’a kara harekatı fena vurmuş, Dereköy yalnızlığın köhne anıtı olarak dik; ama yıkılmak üzereyken bile yine de ayakta durmaya çalışıyordu tüm çabasıyla.

Kaleköy’de Gün Batımı

Kaleköy İmroz’un en hareketli ve deniz kenarında yer alan tek yerleşim bölgesi. Konaklamak için Kale Motel’in iyi bir tercih olduğunu düşündüm. Odanın balkonunda limandaki gün batımını izlerken birkaç şey karalamak keyifli olabilirdi. Ayrıca; personeli güleryüzlü, mutfağı temizdi. Üstelik kendilerine ait Balık Restaurant’ı da bulunan mekan, tam da deniz ile doğanın birleştiği noktadaydı. Arkam dağlık, önüm dingin koy. Bir gezgin daha ne isteyebilir ki?

Kale Motel'den gün batımı

Kale Motel’den gün batımı

Güneş tamamen gözden kaybolduğunda aşağıya indim. Liman kenarına kurulu standlar bir bir açılmaya başlıyor. Deniz ürünlerinden tasarlanmış dekarosyan aksesuarları, takılar, hediyelik eşyalar gibi pek çok el yapımı ürün tezgahtaki yerini aldı. Kurt gibi acıkmıştım. Buzdolabındaki Sinarit’i pişmesi için sipariş verirken rakının yanına olmazsa olmaz mezeleri seçmeye koyuldum. Kavun, Şakşuka, kalamar, roka salatası, beyaz peynir derken doldu birden masa. Sinarit balığı, çoğunlukla Akdeniz’de yaygın olmakla birlikte Doğu Atlas Okyanusu’nda görülen özel ve cüsseli bir balık. Fiyatı da lezzeti kadar ateşli biraz: Kilosu 130 lira. Mezeler leziz; ama kalamardaki tarator sosunu pek beğenmedim açıkçası. Tatsız ve tutsuzdu.

Yemek bittikten sonra motelin 20 metre kadar ilerisinde bulunan Pembe Kaval Bar’da alıyorum soluğu. Sahnede bir genç tek başına canlı müzik yapıyor. Dayanamıyorum ben tabii, atıyorum sahneye kendimi. Gitar kucağımda, mikrofon ağzımda; birkaç şarkı da ben söylüyorum İmroz’a açık havada. Odaya dönüyorum tok bir mide, mutlu ve huzurlu bir hissiyatla. Gözlerim gökyüzündeki yıldızlara takılıyor penceredem. Rüyalar alemine dalıyorum.

Ada fotoğraflarından derlediğim video için…

Nasıl Gidilir?

Gökçeada’ya ulaşım Gestaş tarafından düzenlenen feribotlarla sağlanıyor. Aracınızla Eceabat’a vardıktan sonra Kabatepe’den İmroz’a geçebiliyorsunuz deniz yoluyla. Ayrıca 2012 yılından beri de İstanbul – Gökçeada arası uçak seferleri var.

Tags: , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
17 + 26 =