fbpx MENU

İstanbul’un Gizli Masalı

İstanbul’un Gizli Masalı 3

13 Ekim 2014 Comments (0) Views: 1722 ANASAYFA, Festival, Kitap

İstanbul’un Gizli Masalı 2

İstanbul’un gizli masalına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Şimdi de sizleri öyküde bahsi geçen kişilerle tanıştıracağım.


1.2. Kişiler

Selim: Ülkenin en gelişmiş kentinde, en büyük bankalardan birinde çalışıyordu. Henüz epeyce genç sayılabilecek bir yaşta olmasına rağmen iyi bir işi, kendine ait bürosu ve dolgun bir maaşı vardı. Beş altı yıl evvel Pennsylvania’dan Türkiye’ye döndüğünde ailesinin de yardımlarıyla  ilk önce bir Amerikan bankasına girmiş, bir yıl kadar orada çalıştıktan sonra da akıllıca bir manevrayla, oldukça iyi bir ücret artışı ve terfi karşılığında diğer bir Amerikan bankasına terfi olmuştu. İşlek zekâsı ve uyanıklığı sayesinde pek de uzun sürmemişti yükselmesi ve şimdi gayrimenkul alım satımıyla ilgilenen tüm bir bölüm onun denetimi altındaydı. Milyarlık yatırımlar onun iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı oluyordu çoğu zaman.

İyi giyinmeyi, iyi yaşamayı severdi Selim, altından son model bir otomobil hiç eksik olmazdı. Kentin en mutena semtlerinden birinde , aydınlık ve ferah bir apartman dairesinde tatlı bir bekâr hayatı sürmekteydi. Karşı cinsle arası zaten herzaman iyi olmuştu. Amerika’dayken de, burada, İstanbul’da da. Kendisi gibi yüksek düzeyli –ve tabi yüksek ücretli- genç ve dinamik yöneticilerden oluşan arkadaş çevresinde önde gelen, parlak kişiliklerden biriydi (s. 24 – 25).

İşi söz konusu olduğunda Selim’in acımasız bir arrivist kimliğine büründüğü söylenirse, evet, ne demeli, bu doğrudur (s. 29).

Onun gibi üst düzey bir çalışan için bile zaman, parayla satın alınamayacak tek şey olma vasfını korumaktaydı. Yaşamın her saniyesinin paha biçilmez birer billur damlacığı olduğunun çok iyi farkındaydı Selim, yaşamının her anını içine sindirerek yaşaması gerekliydi (s. 30).

Atalete dayanamıyordu Selim (s. 35).

Zeynep: Selim ile Robert Koleji’nden sınıf arkadaşıydılar. Mezun olduktan sonra ikisi de Amerika’ya gitmiş, değişik eyaletlerde üniversitelerde okuyup Türkiye’ye dönmüşlerdi. Zeynep, büyük reklam şirketlerinden birinde çalışıyordu şimdi ve ortak çevreleri sayesinde üniversite zamanında olduğundan daha sık bir araya geliyorlardı artık Selim’le (s. 27).

Randevularına geç kalmak âdetiydi Zeynep’in, âdetten de öte hatta, bir tür müzmin hastalık sayılabilirdi bu neredeyse ve Selim’in kafasındaki Zeynep imgesinin belki de en  temel özelliği randevularına sadakatsizlik biçiminde kendini gösteren bu havaîlik ve umursamazlık haline gelmişti çoktandır (s. 23).

Cinsel kimliği aseksüeldi -“Çünkü ben aseksüelim.” (s. 41)- Zeynep’in.

Ziya: Zeynep’in erkek kardeşi –zeynep’le erkek kardeşi Zeki’ye kalan (s. 28)- olan Ziya, California’da, Slippery Rock’da master yapmaktaydı.

Zeynep’in Annesi: Kuzguncuk’daki konakta genç kızlığı geçmiştir. –annem çok severdi burayı, ne bileyim sanki garip bir sadakat duygusuyla bağlanmıştı bu eve. Dediğine göre çocukluğu ve genç kızlığı burada geçmiş, çok anıları varmış burada (s. 33)- Bu nedenle konağa çok bağlıdır.

Geçen kış vefat etmiştir.

Zeynep’in Babası: Hep meşgul bir adam olarak hatırlıyordu Zeynep babasını (s. 36).

Zeynep’in Büyük Annesi: Saraydan çıkma bir kadınmış. Sultanın gözdelerinden, alaylı bir paşayla evlendirmişler, konağı da evlilik hediyesi olsun diye Sultan Aziz ihsan etmiş Zeynep’in büyük dedesinde (s. 36 – 37).

Serdar: Zeynep’in iki senedir birlikte yaşadığı erkek arkadaşıdır (s. 31). Hikayede ayrılıp tekrar barışmışlardır.

Hasan Efendi: Selim’in çalıştığı şirkette –kapıcı Hasan Efendi (s.31)- kapıcıdır.

Hayriye Hanım: Zeynep’in ilkokul yıllarındaki –dadısı Hayriye Hanım (s. 39)- dadısıdır.

Arif: 1920 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Arif Emin Konyalı, aslen Konyalıdır. Medeni hali, bekârdır. Antikacıdır (s. 55).

Antikacılığa babası Eşref Efendi’nin yanında çıraklık ederek başlamıştır. Babasına, on beş yıl –bir on beş sene çıraklık ettim Eşref Efendi’ye (s. 56)- kadar çıraklık etmiştir.

“Kırk seney mütecaviz antikacılık yaptım, kırk sene o dükkânı işlettim, aldım, sattım, en kıyıda köşede, sandık diplerinde kalmış parçaları günışığına çıkardım. İstanbul’un, hatta kimi zaman Anadolu’nun altını üstüne getirdim. En büyük koleksiyonerler koleksiyonlarının en kıymetli parçalarını benden aldılar. Binlerce antika geçti elimden. Tombaktan da anladım, eski gümüşten de, hat levhaya da kıymet biçtim, toprakaltıına da, Beykoz da alıp sattım, Fabergé de. Ne Zonaro’lar, ne Ayvazovski’ler, ne Preziosi’ler geçti benim dükkanımdan, ne üstü “mucibince amel oluna” yazılı Sultan fermanları, ne Tophaneler, ne çeşm-i bülbüller. Ta Avrupalardan, Amerikalardan görmeye gelirlerdi benim sattığım malları.” (s. 56)

Arif, seneler sonra mesleğini zor iş olduğu için bıraktı. Bir gün aklına eserse, tekrar kaldığı yerden devam edebileceğini bilmesi, onun tek tesellisidir (s. 57).

Elias Behar (Eli): Arif’in sevgili refiki, sırdaşı, gönüldaşı, kadim dostudur. Neşeli, hayat dolu, cin gibi bir yahudi oğlan. Arif ile aynı mektebe gitmiş, aynı sokaklarda çember çevirmiş, aynı viraneliklerde kertenkele avına çıkmışlardır. Liseyi de Saint Benoit’de beraber okuyarak aynı sıraların, aynı sokakların, aynı neşe ve kederleri paylaşmışlardır onca yıl (s. 57-58)

Bir tuhaf çocuktu Elias. Arif, Eli’nin küçük yalanları uydurmaktan zevk duyduğunu, çevresindeki insanları her fırsatta kandırıp yalanlarının tuzağına düşürebilmenin, onun için eğlencenin de fevkinde, âdeta bir kendini tatmin etme vesilesi olduğunu yaşı ilerledikçe anlamıştı (s. 60).

Elias, istediği için değil, içinden birşeyler onu dürttüğü için yalan söylüyordu. Elinde değildi yalan söyleyememek. Nasıl ki et tırnaktan ayrılamaz, onun da bu pis âdetten vazgeçmesinin mümkünatı yoktu (s. 61).

Babasına çıraklık ederdi okuldan kalan vakitte ve ustalığının bilinmesini istemezdi. Ustalığını Arif’den bile gizlerdi. Anasız büyümüştü (s. 59).

İlyas Bahar, Eli Behar için Arif’in uydurmuş olduğu Türkçe karşılıktı (s. 84).

Eşref Efendi: Arif’in babasıydı. Hakikaten de şerefiyle yaşamış, hastalık derecesinde namuslu bir adamdı kendisi (s. 55).

Tek evladı olduğundan Arif’i canından çok severdi. Oğluna antikacılığın inceliklerini öğreterek bir süre sonra işleri ona devretmiştir (s. 56).

Nesteren: Arif’in annesi –Babam taşradan mal toplamaya çıktığı seyahatlerinden birinde rastlamış ona. Nikah edip İstanbul’a getirmiş. (s. 55)- Kütahyalı bir aktarın kızıdır.

İhsan Efendi: Arif’in antikacı –dedem İhsan Efendi (s. 55)- dedesidir. Sultan Reşat zamanında Kapalıçarşı’da dükkanı varmış.

Selman Efendi: Eli’nin babası Selman Efendi de Kapalıçarşı’da kuyumcuydu, zanaat sahibi, erbab adam idi. İhsan Efendi ile de ahbaplıkları vardı zaten (s. 58).

Selman Efendi, nekreydi, nüktedandı, güleryüzlüydü oğlu gibi (s. 59).

İbrahim (Çıtak İbo): Yirmi beş yaşlarında, siyah saçlı, matruş çehreli ve ziyadesiyle ürkütücü bir zat. Gözleri, içkiden midir nedir, yuvalarına batmış. Elleri iri ve kemikli (s. 49). Daktilo kullanıyor.

Ali, Veli ya da İbrahim (Emmi): Herkesin “Emmi” diye hitabettiği, -esas ismini de hiçbir vakit işitmediğim,süryanî bir antikacıya komşuyduk. Artık Ali mi, Veli mii yoksa İbrahim miydi, hiç bilmem (s. 56)- bir antikacıydı. Vefat edeli epey olmuştur.

Mahmut Bey: Öte sokaktaki antikacı (s. 62).

Meczup Çingene: Üstü başı yırtık pırtık, pis, pejmurde, berduş bir çingene torbacıydı. Kömür karasından yüzü gözü kapanmış, saçları aylarca yıkanmamaktan çitişmiş, kıtık olmuştu (s. 74). Tırnaklarının arası kir dolmuştu ve yürürken etrafına pis kokular salıyordu.

Hamambaşı: Elli beş altmış yaşlarında, zayıf nahif bir zat (s. 81). Kuzguncuk’taki Sinagogta yirmi iki senedir hamamlık etmektedir.

Ruhi Efendi: Mahallenin nalburudur. Gözlüklüdür (s. 81)

Esat: Dili Doğu aksanına çalan, güleryüzlü emlakçı. Konuşurken elindeki tesbihi mütemadiyen çevirip şaklatmak gibi fena bir huyu vardı (s. 82).

Ramazan Efendi: Karacaahmet Mezarlığı’nın mezarlık bekçisidir. İriyarı, çember sakalı ve başı namaz takkeli bir adamdı. Ayrıca da nemruttu (s. 82 – 83).

Bedian (s. 17), ailenin kadınları (s. 17), adam (s. 52), küçük bir çocuk (s. 70), çaycı çocuk (s. 71), yaşlı bekçi (s. 78), arşiv memuru (s. 79).


Bir sonraki kitap incelemesinde ‘yer & zaman’ başlığı adı altında görüşmek üzere.

Tags: , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
11 + 5 =