fbpx MENU

Nemrud’a On Sekiz Kala!

İstanbul’un Gizli Masalı 2

12 Ekim 2014 Comments (0) Views: 1791 ANASAYFA, Kitap

İstanbul’un Gizli Masalı

‘Müzik ruhun gıdasıdır!’ derler ya hani, işte kitap okumak da öyle bir şey aslında. Kitap, görmediğim yerlere gitmek, gezmediğim yerleri gezmek, farklı tatlarda yemekler yemek, tanışmadığım insanlarla tanışmak amacıyla; oturduğum kanepede fonda hafif bir müzikle türlü zihinsel yolculuklara çıktığım, içi türlü yakutlarla tıka basa dolu değerli bir hazinemdir.

İstanbul, güzel İstanbul’um… Şıkır şıkır teknelere karışan yakamozu, onu izleyen insanı büyüleyen Boğazı’yla, kol sürtülerek geçilesi daracık sokakların Beyoğlu’su ile tramvayı ve cumbalı evleri üzerinde taşıyan Sultanahmet’in taşlarıyla, simitçisiyle, vapuruyla, martılarıyla yaşayanı kendisine aşık eden İstanbul’un yeri ayrıdır bende. Ondandır ki içinde ‘İstanbul’ sözcüğünün geçtiğini görünce okumaya karar verdim Ali Teoman tarafından kaleme alınan ‘Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ nı. İstanbul’un gizli masalı beni derinden etkiledi.

Sizlerle paylaşacağım bu kitap incelemesi bir nevi işin bahanesi oldu aslında. Kitabı incelemek için okumaktan ziyade, yaşamaya çalışmak istedim bir kez daha başka bir yazarın başka bir kitabında İstanbulum’u doyasıya. Amacım, kitap ve yazarına dair görüşlerimi sizinle paylaşmak, mısralarımın soluğunda bu nadide şehri size de yaşatmak. Birkaç bölüm halinde yayınlayacağım bu kitap incelemesi ile mesleki anlamda kendini pekiştirmeye çalışanlara veya ödevi olan öğrencilere bir şekilde faydalı olacağıma inanıyorum.

Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı, Haziran 2007’de Sel Yayıncılık’dan çıkartıldı. Kitabın kapak resmi olan tuval üzerine karışık teknik çalışması, Hüsamettin Koçan’a ait. Eser, 1991 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görüldü.


 

İÇERİK ÖZELLİKLERİ

1.1. Olay Dizisi

Zamanın eskimişliği içinde çocuk yıllarını özleyen Arif, konağın ıssızlığında yankılanan ve durmak bilmeyen saatin ritmlerini dinliyerek maziyi anıyor. Tik-tak tik-tak, tiki-tak… Bir yandan da cama vuran yağmur damlalarına kulak kabartarak iki farklı tınının ritmini kafasında örtüştürüyor. Rüzgar camları zıngırdatırken ne kadar da yalnız olduğunun bir kez daha farkına varıyor. Gök, kül rengi. Yalnızlar. Sadece konak ve Arif ile özdeşleştirdiğim yazar…

Selim’in buzlu martini ve sigara eşliğinde Zihni Bar’da Arif’e anlattığı bir hikayeyle öykü başlıyor:

“Selim, büyük bir bankada memurluk yapıyor. İyi giyinmeyi, iyi yaşamayı seviyor. Zeynep ise bir reklam şirketinde çalışıyor. Selim’in lise ve üniversite yıllarından kalma bir arkadaşı. İş dünyası gereği ortak çevrelerinin oluşmasından sonra üniversite yıllarına nazaran daha sık görüşmeye başlamışlar.

 

O gün Selim açısından kârlı olacak bir gayrimenkul alımını gerçekleştirmek için Selim’in bürosunda buluşacaklar. Zeynep, randevusuna her zamanki gibi gecikiyor.

 

Sinirlenen Selim ceketini sırtına geçirerek bürosundan çıkıyor ve iki arkadaş asansör kapısında burun buruna geliyorlar. Selim’in arabasına binerek Kuzguncuk’a doğru yol alıyorlar. Konağa vardıklarında yürüyerek içeriye giriyorlar. Geçen yıllara karşın konağın içindeki eşyalar sanki hep genç kalmışlar.

 

Konağı dolaştıktan sonra pirinç karyolanın ayakucuna oturup konuşmaya başlıyorlar. Selim, konağa değerinden çok daha düşük değer biçmeyi bir an düşünse de –Zeynep’e duyduğu kardeşlik ve samimiyetten ötürü olsa gerek- böyle bir karar almaktan vazgeçiyor. Bir yandan sigara içen ikili diğer yandan da hususi konulara derin bir giriş yapıyorlar. Zeynep sevgilisi Serdar’dan ve onunla asla evlenemeyecek oluşundan sözederken Selim’in erkeksi dürtüleri harekete geçiyor. Zeynep’in aseksüel olmasını garipseyen Selim farkında olmadan kendini Zeynep ile özel ve tensel bir şeyler paylaşırken buluyor. Ertesi gün herzamankinden bir yarım saat daha geç gidiyor işe Selim.”

Akabinde Arif’i bir ikindi vakti taksiden inerken ‘Yeni Cami’ dolaylarında, başka bir kurgu içinde görüyoruz sayfalarda:

“Çiçekpazarı’nın girişindeki alçak taş duvarın dibindeki arzuhalcilere göz gezdiren Arif, acil olarak mektubunu yazdırabilmek için ‘Çıtak İbo’ lakaplı gençle anlaşmaya varmaya çalışır; fakat İbrahim, önünde birçok müşterisinin bekleyen işi olmasından ötürü sokak ağzıyla konuşarak Arif’e çıkışıyor. Onu başından savmak için öfke dolu sözlerle tepkisini dile getirirken Arif’in kendisine uzattığı kırk beş bini görünce balon gibi hemen sönüveriyor ve Arif’in emrine amade oluyor. Birlikte yürüyerek halıcının deposuna gidiyorlar. Genç, daktilosunu kucağına alıyor, silindire boş bir sayfa yerleştiriyor ve gözlerini az önce ilginç bir pazarlık yaptığı Arif’e dikerek bekliyor.”

Yazar, Antikacı olan Arif’in, kadim dostu Elias ile bağıntılı türlü sahtekarlıklarına, yalanlarına, riyakarlığına değinerek öyküsüne devam ediyor. Arif, zekice hazırlanmış bir arapsaçının içinde kendini buluyor. Her şey mükemmel giderken Elias’ın iş amacıyla yurtdışına çıkması sonucu aralarından su sızmayan iki dostun yolları ayrılıyor. Elias, ünlü dergilerde, büyük müzelerde sahte yapım olan antika eserleriyle boy gösteriyor. Tabi Arif’den başkası bilmiyor Elias’ın düzenbaz bir antikacı olduğunu, yapıtlarının asıllarıyla uyuşmadığını.

Zaman geçiyor. Bu zaman yolculuğu birbirlerinin izini kaybettiğini düşünen Elias’ı ilginç bir şekilde son durağa getiriyor.  Elias, Karacaahmet Mezarlığı’daki bir kitabede yazılanları okuyor:

“İlyas Bahar

1920-1985

Bizden evvel ektiler ekl eyledik

Şimdi bize ektik gelenler ekl eder”

İlyas Bahar, Eli Bahar için Arif’in uydurduğu Türkçe karşılık olduğundan hayrete düşen Elias, aziz dostunun ölümü yaklaştığını hissetmesiyle son olarak bu oyunu hazırladığını anlıyor. Dudaklarında acı bir tebessümle şunları söylüyor:

     “Aslolan ölüm imiş meğer.”

Öykünün sonunda tüm bu farklı hikayelerin o daktilo başındaki “Çıtak İbo” lakaplı gence yazdırıldığını anlıyoruz.


Bir sonraki incelememde sizi kitapta bahsi geçen kişilerle tanıştıracağım. Sakin Pazarlar!

Tags: , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
18 × 4 =