fbpx MENU
Meyveli ıslak kek

Yaza Özel 2 Hafif & Pratik Tatlı Tarifi

The Dirt film incelemesi

80’lerin Kirli Çocukları Mötley Crüe’dan ‘The Dirt’

Karanlıkta diyalog etkinliği.

1 Ağustos 2019 Comments (0) Views: 469 ANASAYFA, ETKİNLİK, Kafama Göre, Sen De Dene, Sergi, Workshop

Karanlıkta Diyalog ve Merak Edilenler

Turkcell Diyalog Müzesi’nde yer alan deneyimsel sergi ‘Karanlıkta Diyalog’u deneyimleme fırsatım oldu. Çizginin dışında yer alan bu etkinlik beni adeta büyüledi ve sezgisel olarak derin bir yolculuğa çıkardı. 

2016 yılının Nisan ayında kapılarını açan Turkcell Müzesi, o zamandan bu yana birbirinden farklı etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Müzede şu an ‘Sessizlikte Diyalog’ ve ‘Karanlıkta Diyalog’ olmak üzere iki sergi devam ediyor. Sessizlikte Diyalog ile işitme engelli rehberlerle sessiz ama görsel bir deneyim sizi beklerken Karanlıkta Diyalog’da ise görme engelli rehberler eşliğinde sesli fakat karanlık bir hikayeye dahil oluyorsunuz. 

Karanlıkta Diyalog altı bölümden oluşuyor ve kapıdan içeri girdiğiniz andan itibaren hikaye karanlık bir odada başlıyor.

Peki, ya sonra?

Karanlıkta Diyalog ve merak edilenler hakkında deneyimlerim ile diğer detayları sizler için derleyip topladım. Gelin hep beraber bu sefer de metinsel bir yolculuğa birlikte seyahat edelim!

Bekleme salonu

Alfabe duvarıyla dekore edilmiş bekleme salonu, Turkcell Diyalog Müzesi

Karanlıkta Diyalog

Karanlıkta Diyalog; park, manav, Taksim tramvayı, sinema salonu, vapur ve kafe olmak üzere tam altı bölümden oluşuyor. Ana kapıdan -bu etkinlik için ayrılmış özel salona- giriş yapıyorsunuz ve karanlık hikaye başlıyor.

Karanlıkta Diyalog

Karanlıkta Diyalog’a giriş, Turkcell Diyalog Müzesi

İçeride sizi görevli kişi karşılıyor ve önce size deneyimsel sergi ile önemli detayları aktarıyor. Sonra ise katılımcılara beyaz asalardan dağıtarak bunun nasıl kullanılması gerektiğini anlatıyor. Sürüş kesinlikle yerden sağlanmalı, bastonlar asla havaya veya sağa sola, yukarı kaldırılmamalı! Bu bölümde loş bir ışık var; asıl senaryo bundan sonra başlıyor ve görevli, görevini görme engelli rehberimize devrederek bizi terk ediyor. Bizse ürkek ve minik adımlarla tek sıra halinde zifiri karanlığa doğru ilerlemeye başlıyoruz. Nereye gittiğimizi hiç bilmeden…

Görme engelli arkadaşımız bizi içeride bekliyor. Bir elimizle sol duvarla temas halindeyiz, diğer elimizde asalar yön bulma gayretinde… Kısa bir koridordan sonra her yer siyahın en koyu haline bürünüyor. İçeride tek bir iğne topuzu kadar ışık yok. Zeminden gelen tak tak, tuk tuk asa sesleri ve arada bir insanların bir yanındakinin yakınında olup olmadığını teyit etmeye çalışan ismen nidaları…

Minik bir u dönüşünün ardından sıcacık bir ses bizi neşesiyle kucaklıyor: “Hoş geldiniz!” Rehberimiz Engin Bey, komik espirileri ve dinamik enerjisiyle kısa sürede karanlıktaki tedirginliğimizi bir nebze de olsa azaltmayı başarıyor. Onun sayesinde ilk başta tedirginlikten paytak paytak attığım adımlarım biraz daha kuvvetleniyor ve ayak tabanlarım bu sefer zemine daha sağlam basmaya başlıyor. Ekip arkadaşları ve rehberimizle kısa bir tanışma faslının ardından karanlığa tamamen teslim olup görme engelli rehberimize güvenmeye karar veriyorum. Bu noktada; aslında onlar nasıl ki ışıkta bize teslim oluyorlarsa ben de karanlıkta onlara teslim olmayı seçiyor ve bir bakıma da bir yabancıya güvenmeyi öğreniyorum. İçim şimdi biraz daha rahat.

İstanbul Turu Başlasın!

Tanışma faslı tamamlandıktan sonra İstanbul’da eşi benzeri olmayan ve herkesin deneyimlemesi gerektiğine inandığım sihirli tur başlıyor. 

Ellerimiz, kollarımız, asalar ve Engin Bey’in “sesime gelin, sesime…” çabasıyla yön bulmaya çalışarak ilerliyoruz. Parkurda ara ara dönemeçler ve duvarlar var. Bazense büyük ve geniş bir alan… Ayak tabanlarımın hiç bu kadar farkına varmadığımı fark ediyorum o an. Ayrıca zifiri karanlıkta yola çıkmak, o kadar güçlü ve yoğun bir his ki zihnim artık tamamen berrak. Çünkü bu tanımadık duygu, doğru yolu bulma gayretim dışındaki diğer tüm dünyevi düşüncelerin beynime nüfuz etmesini engelliyor. Sadece yolumu bulmaya çalışarak sesleri dinlediğimi fark ediyorum. Üstelik sesler hiç olmadığı kadar net. Belki de bu netliği sağlayan karmaşadan arınmış zihnimdir diye düşünüyorum. Belli ki daha önce ne sesler kulağıma bu kadar akıcı ve gerçek gelmiş ne de ben bunu fark etmişim. Karanlık, kapatır sandığım anda bir diğer duyumu açmaya devam ediyor. Bunun farkına varıyorum.

İlginç bir şekilde zaman aktıkça bu farklı duruma daha da alışmaya başlıyorum. Çitlerle çevrili bir bahçeye varıyoruz. İlerisi park. Cıvıl cıvıl kuş sesleri var ve uzaklardan bir köpek geçiyor. Etrafta birbirleriyle sohbet eden insanların sesini duyuyorum. Bir ara istem dışı kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum, sanki bulutlar orada ve ulu ağaçlar da… Dilim çözülüveriyor ve sesli bir şekilde:

“Kafamı gökyüzüne kaldırdım, sanki bulutlar orada!”

diyorum. Enerjik rehberimiz Engin Bey gülüyor:

“Diyalog varsa, karanlık yoktur!”

Gerçekten de öyle. Panjurlu bir evin panjurunu dilediğimiz gibi resmediyor, her renge boyuyoruz tüm ekipçe. Bu dünya da aslında her bilmediğimiz başka bir dünya gibi kendine has özel bir alan ki aslında sınırı yok. Biz nasıl ki evleri, ağaçları ışıkta tek renk görüyorsak onlar da dünyalarını bin bir renk ile diledikleri renge boyuyorlar. Üstelik bu da onların hayal güçlerinin gelişmesini sağlıyor.

Parkura minik çarpışmalar, küçük sohbetler ve içsel yolculuk eşliğinde devam ediyoruz. Mahalle manavı karşımızda. Hindistan cevizinden karpuza, biberine kadar her şey tezgahta dizili. Nasıl görüyorsunuz diye sorarsanız bu sefer görmek için gözler değil eller, burun ve kulaklar devreye giriyor. Yine istem dışı karpuza pat pat vurup sesine bakıyor ve elime hindistan cevizini alıp koklayarak dokusunu tanımlamaya çalışıyorum. Bunlar bilinçli ya da yönergeyle yaptığım hareketler değil, tamamen iç güdüsel. Karanlıkta ister istemez bir şeyin boyutunu, dokusunu, hissiyatını diğer duyularla öğrenmeye, algılamaya çalışıyorsunuz. Bu gerçekten muntazam bir his! 

Bir köprüye ulaşıyoruz. Köprüden geçerken panikliyorum nedense, sonra birden yine yol açılıyor ve kendime güvenim geliyor. Hayatta böyle değil mi aslında? Güven bazen gidiyor, bazen ise geliyor; ama eğer izin verirseniz yol, bir şekilde o akışın içerisinde kendi kendini zaten buluyor.   

Bindim Tramvaya, Gittim Sinemaya

Gittikçe daha da keyifli bir hal almaya başlayan İstanbul turu daha önce seslere ve dokulara hiç bu kadar dikkat etmediğim konusunda beni şaşırtmaya devam ediyor.

Bir İstanbullu olarak sayısını hatırlayamayacağım kadar çok gezdiğim sokaklarda ilk defa bu denli yüksek bir farkındalıkla geziyor, sanki bu sefer her şeyi daha bir sindirerek yaşıyor gibi hissediyorum. Aslında kelimenin gerçek anlamıyla daha da bir an’ın içinde, tam da orada yer alarak! Böylesine bir geziyi daha önce hiç yaşamamıştım. Çünkü o sokakları gezerken kafamda her daim bir yere yetişme telaşı ya da gündelik düşünceler olmuştu. Böylesi hem büyüleyici, hem de insanı şaşırtacak ölçüde dehşete düşürücüydü. 

Tramvay ve sinema beni biraz zorladı. Çünkü karanlıkta yön bulmaya her ne kadar alışmaya başlamış olsam da koltukları bulup oturmak, basamakları inip çıkmak hiç de kolay değildi. İtiraf etmeliyim ki etkinlik çıkışına kadar Engin Bey’in yüzde yüz görmediği konusunda da zaman zaman tereddüte düştüm. Hani derler ya bazı anlar anlatılamaz yaşanır, işte öyle bir histi benimki de. Düşeceğimi sandığımda o zifiri karanlıkta kolumdan beni hop diye tutup doğru yöne döndürmesi, insanlar tramvay koltuklarına oturduklarında ‘sanıyorum şurası boş’ diyerek doluluk durumunu görmediği bir koltuğun durumunu bilip daha tramvaya binmeden beni o yöne çevirip oturtması inanılır gibi değildi! Üstelik içeride son derece hızlı ve atikti. Sanki ışıktayken biz görüyoruz o görmüyor, ama karanlıkta biz göremiyorken o görüyor gibiydi. Bu duruma ve daha nicesine tüylerim diken diken oldu! 

Beyoğlu’nun tarihi tramvayında müzik dinledik ve sinemaya gitmek için trafik ışıklarında karşıdan karşıya geçtik. Burada ince bir noktaya değinen Engin Bey, bir gün trafik ışıklarında bir görme engelli ile karşılaştığımızda onun koluna geçip onu lap diye karşıdan karşıya geçirmek yerine önce bir yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormamız gerektiğine dikkat çekti. Çünkü orada duran her görme engellinin belki de karşıya geçmek için beklemediğini; birini bekliyor ya da sadece orada durmak istiyor olabileceğini izah etti. Onun da başına gelen bu durumu mizahi bir dille anlatan rehberimiz, kaldırımda tıkandığım noktada yine imdadıma koştu. Önce bir yardıma ihtiyacım olup olmadığı sordu, sonra ise beni yaya geçidinden karşıya geçirdi. Minik bir kaldırım olsa da adımımı bir türlü aşağı atamadım ve haliyle etkinlik ekibimizde sonuncu olarak karşıya geçirilirken rehberimiz Engin Bey bir espiri patlattı:

“Ezileceksin! Arabalar geliyor, çabuk!”

Sonra da kulağıma eğilip “Senden kör olmaz!” dedi ve ekledi:

“Tabii, olmasın da öyle bir şey…”

Yer yer kahkahalı, yer yer kaybolmacalı zaman akıp geçerken sinemaya vardık. Sinema koltukları pek rahattı. Sanki yokuş aşağı büyük bir sinema salonuna gelmiş gibiydik. Bir ara yine tedirgin oldum ve anladım ki benim harbiden yokuş yukarı değil ama hissiyat olarak yokuş aşağı bir problemim var. İşin en ilginç tarafı da bunu rehberimizle paylaştığımda, bulunduğumuz yerin yokuş olmadığını, düz bir alanda olduğumuzu söyledi. Peki, ya bu da neyin nesiydi?! Karanlıkta zihnimin çizdiği bu resim aslında bana çok şey anlattı. Bana kalırsa bunu anlatırken de fobimi şifalandırdı. O duygumu öylece an’da bırakarak geçip gitmesine izin verdim ve bana hala yokuş gibi gelen ama aslında söylenilene göre düz olan bu alanda rahat, geniş sinema koltuklarında yerimizi aldık. Kült bir filmin dans sahnesini dinleyecektik. Şu ana kadar en sevdiğim bölüm buydu diyebilirim. 

Sinema görsel olmadığı için işitsel olarak hazırlanmıştı. Dans sahnesi betimlenerek anlatılıyordu. Ben ise koltukta oturmuş sanki karşı perdede resmen bu filmi izliyordum. Zihnimin yaptıklarına inanamadım. O renkler, dans figürleri kafamın içindeydi ama gözümde siyah bir boşluk olsa da aslında bu film sahnesi de orada oynuyordu. Biliyorum şu an kafanız karıştı; metinle pek iyi ifade edemiyorum o an’ı. Anlatılamaz, yaşanır dediğim anlardan biriydi. Büyülüydü. Gidin, yaşayın.

Ada Vapuru Yandan Çarklı, Simitçi Çaycı Gazozcu…

Sinema salonunun ardından vapura binmek için yola çıktık. Vapurla kafeye vardıktan sonra bu nadide İstanbul turu artık tamamlanmış olacaktı.

Vapura ilerlerken yükseğe çıktığımızı sanıyorum, ki bu çok acayip bir histi. Artık karanlıkta kelimenin tam anlamıyla rahattım ve düzlükte, yukarıda, basamakta kendimi çok daha iyi hissettiğimi söyleyebilirim. Hatta bir ara can simidi ve halatlar elime geldi. Vapur trabzanlarına tutunarak bir çifte yol verdim:

“Buyrun, siz geçin!”

Kenarda bekleyip sonra tekrar devam ettim. Koltuk meselesine gelince, evet; yine yerlerini bulamadım! Rehberimiz Engin Bey sağ olsun, yardım etti ve hepimizi vapurda koltuklara yeleştirdi. Ta ta ta ta…! Motor çalıştı ve dalga sesleri ile hafif bir esintiye martıların sesi karıştı. Vapur kalkıyordu ve yola çıkıyorduk. Sohbetle geçen keyifli bir yolculuğun ardından kafeye vardık. 

Rehberimiz 80’li yıllardan cool bir yabancı şarkı açarak bizi sohbete davet etti. Kafede zifiri karanlıkta çay & kahve, çubuk kraker, kek gibi alışveriş yaptıktan sonra tur hakkında ve genel hayat hakkında sohbet etmeye başladık. Ayrıca karanlıkta alışveriş yapmak çok enteresandı. Paranın yüzeyini, boyutunu parmaklarımla hissederek kafe sahibine uzatmak ve keke uzanıp paketi açıp yemek değişik bir deneyimdi. 

Rehberimiz Engin Grantepe, bize hayat hikayesinden kısaca bahsetti. Doğuştan değil sonradan görme engelli olduğunu dile getiren Engin Bey halk dilinde tavuk karası olarak bilinen rahatsızlığından ötürü otuz beş yaşından sonra tam anlamıyla görmeyi kaybetmiş ve on bir yıldır karanlıkta yaşamını ikame ettiriyormuş. Yaşama sevincine, o siyahın içinde yarattığı renkli dünyaya hayran kaldım. Hayatı öylesine dolu dolu yaşayan Engin Bey’in en çok da şu sözleri içimi titretti:

“Benim dört duyu organım var ve hayatı 4/4’lük yaşıyorum. Her an’ın tadını çıkartıyorum. Sizin beş duyu organınız var; hayatı 5/5’lik yaşayın! Her an’ın tadını çıkartın!”

Maalesef ki acaba kaçımız hayatı 5/5’lik yaşıyorduk? Her duyu organımızı kullanırken bunun yüksek farkındalığı ve o an’ın tadını çıkartarak?!

Sayın Engin Grantepe’ye karanlıktaki yolumuz boyunca neşeli rehberliği ve güzel enerjisi için sonsuz teşekkürler.

Turkcell Diyalog Müzesi

Karanlıkta Diyalog, Turkcell Diyalog Müzesi

Karanlıkta Diyalog nedir?

Zifiri karanlıkta gerçekleştirilen, empati ve diyalog temelli bir sosyal girişim projesidir. 

Dünyada ilk nasıl başladı?

1988 yılında Almanya’da Prof. Dr. Andreas Heinecke tarafından hayata geçirildi. 2000 yılının Nisan ayından itibaren Hamburg’da bulunan ‘Dialoghaus Hamburg‘, atölye ve sergi çalışmalarına halen devam etmekte.

Türkiye’ye nasıl geldi?

Girişimci Mehmet Hakan Elbir, 2013 yılında Hamburg’daki müzede Karanlıkta Diyalog’u deneyimledikten sonra bu fikri Türkiye’ye getirmeye karar verdi ve ekip çalışmasıyla beraber fikir kısa sürede hayata geçirildi. 

Turkcell Diyalog Müzesi ne zaman açıldı?

Eylül 2016’da İstanbul Social Enterprise tarafından kapılarını ziyaretçilerine açtı.   

Müze nerede?

İstanbul’un Gayrettepe Metro İstasyonu içerisindeki alanda.

Etkinliğe çocuklar katılabilir mi?

7-12 yaş aralığındaki çocuklar bir yetişkin eşliğinde ve 9 yaş grubu ise okul etkinlik gruplarıyla katılım sağlayabilir.

Peki, ya sergiden bir anda çıkmak istersem ya da fenalaşırsam ne olacak?

Etkinlik boyunca rehberler eşlik ettiğinden bu tip durumlarda onlardan yardım isteyebilir ve sizi pek çok noktada bulunan kolay çıkış noktasına götürmelerini rica edebilirsiniz.

İçeride hiç mi ışık yok?

Azıcık bile yok. Zifiri karanlık.

Kişisel eşyalarımı ne yapabilirim?

Her türlü elektronik cihaz, saat ve parıltılı & ışıklı aksesuar etkinlik salonuna alınmıyor. Kişisel eşyalarınızı sergi öncesi size verilecek anahtar ile kendi özel dolabınıza güvenle kilitleyebilirsiniz.

Ne kadar sürüyor?

Bizim parkur 55 dakikada tamamlandı. Bu yine de içerideki ekibin sohbeti ve yaşanılanlara göre değişkenlik gösterebiliyor anladığım kadarıyla. Ortalama 1 – 1.30 saat gibi düşünebilirsiniz. 

Karanlıkta ağlamaya başlarsam ya da gülme krizine girersem ne olacak?

Bu etkinliğin amacı zaten empati ve diyalog olduğundan sergide sessiz olmanız gerekmiyor. Gülmek, ağlamak, sohbet etmek ve paylaşmak serbest!

Ücret nedir?

Yetişkin; 45 TL, indirimli; 30 TL.

Daha detaylı bilgi için nereye başvuracağım?

Adres: Esentepe Mah. Büyükdere Cad. Gayrettepe Metro İstasyonu -2.Kat, İstanbul/ Türkiye 34394
 
Telefon: +90 (212) 272 66 44

Tags: , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
18 + 19 =