fbpx MENU
Kelebekler Vadisi kumsalı.

Vadi Günlüğü

Bo Drum ritim atölyesi açıldı.

Bo Drum Ritim Atölyesi Açıldı!

Sonbahar kampları ve günlükler...

12 Ekim 2016 Comments (0) Views: 7772 ANASAYFA, Gezi

Kelebekler Vadisi’nde Doğal Afet

Bir önceki makalemde Kelebekler Vadisi’ne nasıl gidilir, vadiye ilk ayak basma, konaklama ve yemekler, ‘Musician Paradise’ etkinliği ile şelaleden bahsetmiş; vadi hakkında genel bir bilgi vermiştim. Şimdi, biraz daha derinlere inme ve günlerin nasıl geçip gittiğini anlatma vakti!

Vadi Günlüğü‘nü geride bıraktığımıza göre; az çok burası hakkında bir fikir sahibi olduğunuzu varsayıyor ve kalemimi günlerin akışına bırakıyorum. Unutmadan! Kulağınıza ilk önce bir efsane fısıldayayım mı?

Kelebekler Vadisi efsanesine göre; fi tarihte burada yaşayan Despina adında bir Rum kadını varmış. Faralya yerlilerinin anımsadıkları, söz konusu Despina’nın artık son yaşlılık halleriymiş. O haliyle bile ağır buğday çuvalını sırtlanıp Faralya köyüne kayalıklardan tırmanarak ulaşırmış. Despina’nın bir de sevgilisi varmış. Engin denizlere açıldıktan sonra bir daha hiç geri dönmeyen sevgilisi… Despina sık sık sahilde ufka dalar ve denize doğru bakıp sevgilisinin mutlaka bir gün geleceğini ümit edermiş. Bir gün ansızın Despina da ortadan kaybolmuş ve izine bir daha hiç rastlanmamış.

Sihirli vadiden mistik bir doğal ışık oyunu fotoğrafı.

Sihirli vadiden mistik bir doğal ışık oyunu fotoğrafı.

Ben Despina nineyi vadide bulunduğum sürece hiç görmedim. Yine de onu görmeyi ve onunla oturup çayımızı yudumlarken iki lafın belini kırmayı çok isterdim. Efsaneler dilden dile eklenerek günümüze gelen hikayelerdir. Eğer birazcık bile gerçeklik payı var ise o ninenin ellerinden öper idim. O sarp kayalıklardan sırtımda bir şey yok iken çıkamazken ben, koskoca buğday çuvalıyla tırmanılması cidden büyük marifet. En azından buradan ninemin ellerini öpüyor ve bir önceki yazımda kaldığım pansuman hikayemin başına geri dönüyorum.

Çiçek Toplama Gafleti

İlk gecenin ardından ikinci gece de Farfara İstanbul, Balık Evi’nin önünde çaldı. Kumsalda yine şenlik havası, doğal ve sıcacık bir ortam hakimdi. İnsanlar güler yüzlü, çalışanlar ve gönüllüler pek kibardı.

Beraber söylenen şarkılar atmosferde yıldız bulutuna karıştı. Volkan’ın ara ara dinleyiciyle konuşup inceden şarkı aralarına kattığı hikayeler, Güney’in kendi bestlerinin naifliği, klarinet ile trompetin muhteşem uyumu, Güven’in aksak ritimleri ve aralara serpiştirdikleri, Arda’nın gözü kapalı kontrbas ile yaşadığı aşk ve neşeli perküsyonun akıcılığı tüm dinleyiciyi bir arada tutmaya yetiyordu. Grup üyeleri eğlenceli oldukları kadar enerjiktiler. Bir o kadar da ahenkle dans ediyorlardı notalarda. Zaman, bu müzisyenlerin icra ettiği müzikle beraber su gibi akıp gidiyordu adeta.

Behiye ve dansı.

Behiye ve dansı.

Müzik devam ederken sağ tarafımda oturan bir hatun ateş istedi. Çakmak rastamın ucuna bağlı olduğundan; gövdemin tümüyle o tarafa yönelerek sigarayı yaktım. Tabii, söz konusu durum; gülüşme, tanışma ve kaynaşmayı da beraberinde getirdi. Behiye ile meslektaş çıktık. Sevimli ve sürekli ritim tutup dans etmek isteyen bir hatun. ‘E, oturmaya mı geldik’ diyip kalktık bir ara. Biz kalkınca başkaları da… Ayağımızda kumlar, kulağımızda müzik; tepindik durduk.

Mario’yu unutmamalı! Çatallı ve reggae sound’una çok yakışan bir sesi var. Güzel çalıp söylüyor. Gecenin sonlarına doğru o da çaldı birkaç şarkı. Piller ufaktan bitmeye başlayınca soluğu denize yakın tarafta aldık. Önce kalabalıklı sonra ufaktan vadiye dağılmalı…

Kumdan minder, yıldızlar yorgan; her şey ‘sihir’ gibiydi o an! Birazı bende saklı, sizi ilgilendiren kısmı; benim çiçek toplama gafleti an’ı. Çiçek toplamak için hoplaya zıplaya denize doğru ilerledim ve “güm!” Sere serpe yerdeyim. Önümdeki büyük kayaya ayağımı kuvvetli bir şekilde toslamışım meğer. Algı sonradan geldi tabii acıyla. Bir yandan şakır şukur kanayan ayağımı kalbimin üstüne kaldırma çabam, diğer yandan acımı dindirmek için kendime telkinde bulunma hallerim. Bir sonraki sahne daha da trajikomik. Balık Evi’nin bar tezgahı üzerinde bir ben ve uzatılmış yaralı bacağım. Sağ olsun Ali Dayı koştu imdadımıza ve tabii ki alçakgönüllülüğüyle yüreğimi fetheden Muradiye Hanım. Ayak başparmağı pörtlemiş, derim kalkmış; içinde taş, kum ne ararsan sıkışıp kalmış. Pansuman yapıldı hemen, sarıldı. Ertesi güne sözleşildi tekrardan. Eh… Kayayı kıramamıştım henüz, belki başka sefere.

Günler, Geceler, Kişiler

Güne güzel bir kahvaltıyla başlayıp vadinin tadını çıkartmaya devam ediyorduk. Bir sürü şey yapılabilirdi burada. Bu, tamamen sizin hayal gücünüze ve yaşama sevincinize bağımlı bir oyundu. Hayvanlar bile mutluydu. Kişiler, kendinizi evinizde hissetmenizi sağlıyordu.

Biri bana vadideki hayvanları betimlememi rica etse bu, kesinlikle şöyle olurdu: Kelebekler Vadisi’ndeki hayvanlar da vadi ziyaretçileri kadar özgür ruhlu! Bilinçaltına kodlanmış öğretileri bir yana bırakıp içlerinden geldiği gibi davranıyorlar. Buradaki kurbağalar zıplamayıp yürüyor, tavuklar toprak yerine ağaca tırmanıp çardağın üstünde volta atıyor, keçiler bouldering yapıyor ve örümcekler zıplıyor. Fırtına, buranın en asil köpeği.

Fırtına

Fırtına

O kadar asil ki; “şşt, pşşt, Fırtına!” diyorsun, yüzüne bile bakmıyor. En olmadık yerlere kokusunu bırakıyor ki o da sanırım onun sevme biçimi. Keçiler kaya tırmanışında ayrı bir usta.

Keçiler...

Keçiler…

Bir bakıyorsun dağın en tepesinde, iki sohbet ediyorsun o esnada yanındakiyle; hop! Sadece birkaç dakika içinde vadide bitivermişler. Arılar biraz asi olsa da onlarla pek iyi anlaştım. Kahvaltımda bal ile besledim, çantamda taşıdım ve vücudumda gezinip kokumu almalarına izin verdim. Hiçbir arı beni sokmasa da örnekleri epeyce fazlaydı vadide. Özellikle bazı günler denizde yüzerlerken rastladım onlara. Biz beraber yüzsek de arı fobisi veya alerjisi olanların yanında amonyak bulundurmasında fayda var. Özellikle Eylül aylarında.

Kitap okurken gözümden manzara.

Kitap okurken gözümden manzara.

Günler ve geceler keyifli bir şekilde akıp gidiyordu. Gündüzleri bol bol dinlenip yüzüyor, turluyor, kitap okuyup sohbet ediyor; geceleri ise jam session gerçekleşiyordu. Bir ara flüt çalan bir kız ile ona eşlik eden bir çocuk da katıldılar müziğe. Şu an isimlerini anımsayamadım. Gizem yabancı şarkı söyledi. Güzel bir sesi vardı. O arada tesadüfün bu kadarı! Gündüz Road Trip Kaz Dağları’ndaki Niko ile karşılaştık kumsalda. Aqua drum’ını da yanında getirmişti. O ve diğer iki arkadaşı  Hakan ile Batuhan da gitarıyla, bendiriyle müziğe katıldı ilerleyen gecelerde. Ateş başı sohbetler devam etti, aynı frekansta müziğe karışıldı. Gökçen & Tayfun ikilisi de sonradan aramıza katılanlardan. Creep hala kulaklarımda. Selim de bir şeyler söyledi aynı gece. Ben de tıngırdatıp mırıldandım bir iki şey.

Bartu ile Emrah…

Taş ev çitlemesi.

Taş ev çitlemesi.

Cumali ile Selim…

Balık Evi'nde dostluk.

Balık Evi’nde dostluk.

Bu ekürileri orda sık sık görmeniz muhtemel. Dördü de birbirinden tatlı, iyi yürekli insanlar. Orda kaldığımız süre zarfınca bizlere o kadar yardım ve emekleri dokundu ki paha biçilemez. Aslında vadide kendimi evimde, daha da öte yuvamda hissetmemin sebeplerinden biridir onların dostluğu, samimiyeti ve bizi öylesine mütevazı ağırlayışları.

İşletme sahibi Hasan Abi ve Balık Evi’ndeki Ali Dayı…

Hasan Abi & Ali Dayı

Hasan Abi & Ali Dayı

Ali Dayı'nın notu.

Ali Dayı’nın notu.

Hem espirili, hem de ansiklopedi kıvamındaki bu tatlı insanları hep anımsayacağım. Hiç unutmam; yarama pansuman yapılacağı gün, Muradiye Hanım sargıyı kesecek bir şey arıyordu etrafta. Ben acımdan bir panikle Hasan Abi’ye “neyi kesecek?” dediğimde onun gülerek “parmağını kesecek, parmak gitti” demesi çok hoştu. Ağrım, acım bir nebze de olsa hafiflemiş, havaya kahkahalarım yayılmaya başlamıştı. Başka bir gün, saat gecenin üçü… Açlıktan ölüyorum ama öyle bir açlık şekli yok yani. Az yemişim akşam yemeğinde. Vadide de kimse kalmamış, mutfak ve snack bar kapanmış. Ali Dayı ile bar önünde laflıyoruz. “Yardım edebileceğim bir şey var mı?” dedi. Direk girdim konuya: “Abi, açım; her yer kapanmış!” Elime bir not tutuşturdu ve Hasan Abi’ye yönlendirerek snack barın açılmasını sağladı. Kepenkler kalktı, tost pişti ve mideye indi. Mutluydum.

Bu güzel insanlara bir kez daha teşekkürlerimi borç bilir, seneyi iple çektiğimi belirtirim. Hepsine ayrı ayrı sarılır, bir an önce yaz ayının gelmesini ve kendileriyle reelde kucaklaşmayı dilerim.

Önce Ay Tutuldu, Sonra Fırtına Vurdu

16 Eylül, saat 22.05’de, Balık burcunda bir parçalı ay tutulması gerçekleşti. Vahşi Sincap ile küçük bir kaçamak yapıp ayın en net görülebilir açısına yerleştirdik kendimizi.

Fırtına yaklaşıyor.

Fırtına yaklaşıyor.

Tabak gibi görünen ayın gri ışığı vadinin kayalık duvarlarına yansıyordu. Devasa dik kayalıkların bazı bölgeleri karanlık minik mağaraları andırırken, bazı bölgeleri ise pırıl pırıl açık tonlardaki ışık oyunlarına göz kırpıyordu. Kadim toprakta köklenerek bu doğal ritüelin kutsallığını iliklerimize kadar hissettik. Ay taşımı doldurmak için ondan daha özel bir zaman olamazdı. Her şey kusursuzdu. Ürpertici boyutta bir masalın tam da içindeydim. Tarif edilemeyecek kadar sihirli, sadece yaşanabilir ve deneyimlenebilir bir andı.

Ayın vadiden görünmediği gecelerde ise milyonlarca yıldız üzerinize yağarcasına gökyüzünde asılı duruyor. Samanyolu, küçük ayı, büyük ayı ve daha ismini bile bilmediğim onlarca takım yıldızı kucağınıza inecek gibi havada süzülüyor. İsmen değil cismen bir süzülme bu. Eğer onları birkaç dakika izlerseniz mutlaka bir yıldız kayması gözlemleyebilirsiniz.

Birkaç gün sonra vadiyi fırtına vurdu. Kelebekler Vadisi’nde doğal afet yaşayabileceğim hiç aklıma gelmemişti. Resmen dört mevsimi de vadide yaşamış olduk. Sarı sonbahar yapraklarının yerden döne döne havaya yükselmesi, gökyüzünün maviden griye boyanması ve tepelerden aşağıya yuvarlanan kaya parçaları ile bir yağan bir duran yağmur, hem heyecan verici hem de sığınma gerektiriciydi. Çadırvan bunun için yerinde bir tercihti.

Çadırvana giderken :)

Çadırvana giderken 🙂

Akşama hazırlık.

Akşama hazırlık.

Yağmur ve soğuk nedeniyle çadırdan Taş Ev’e taşındık, sonra da bungalova… Göçebe hayatın en gezgin ve taşınmalı hallerindeydim. Çok taşındım son bir ay içerisinde. Ordan oraya, oradan öbür yana… Eğlenceli, sürprizli ve keyifliydi. Hele Taş Evi’n bahçesinde gece yaktığımız ateş, semaver çayı, müzik ve sohbetler akabinde uykum gediğinde “haydi iyi geceler!” diyip iki adım yürüdükten sonra Taş Ev’e girip uyumak tadından yenmez bir hissiyattı. Evime misafirler gelmiş de bahçemde yapılan müzik ve sohbetin ardından uyumak için odama gidiyormuşum gibi spontane gelişen sıcacık bir ortamın kahramanlarıydık o gece aslında.

Biri beni durdursun; yoksa yazmaya devam edeceğim sanırım! Kaybolan cüzdanı hatırlarsınız ilk makalemden. Hani demiştim ya; bakalım arkasından gelen büyük sürpriz ne olacak? İşte karanlığın arkasından aydınlık doğdu ve Farfara İstanbul’un müziğini beğenen bir İngiliz çift, vadide kısa süre sonra yapacak oldukları düğünde onların çalmalarını istedi. Görüşmeler yapıldı.

Peki, iş tatlıya bağlandı mı? Bunun cevabını son makaleme bırakıyor ve tuşlara dokunmaktan yorulmuş parmak uçlarımı dinlendirmeye gidiyorum.

Kamp ateşinizin hiç sönmemesi ve her daim onun birleştirici gücü etrafında toplanmanız, toparlanmanız dileğimle!

Gece başlasın!

Gece başlasın!

Tags: , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
20 ⁄ 4 =