fbpx MENU

Erik Suyu

Siyu Boyu

30 Temmuz 2014 Comments (0) Views: 1794 ANASAYFA, Kafama Göre

Nostaljik Zamanlar

Eskiden çok daha güzeldi buraları. Gönül dallaslarına ek olarak ekmek kavgaları yoktu o ara. Kimin eli kimin dizinde belli, hal vakit yerindeydi. Çalışan emeğinin karşılığını hakkıyla alır, gönül bahçesi sultanının yanında bir türk kahvesiyle soluklanırdı. Düzeni bozuk olmayan, yürek yayları gevşeksiz insanların memleketiydi burası.

Kaldırım kenarlarında misket oynayan oğlanların sesi, arabayla sokak sokak dolaşan seyyar gofretçilerin sesine karışırdı. Kız çocukları köşe başında bellerine geçirdikleri lastikle birleri, ikileri oynarken camdan sarkan anneler ‘akşam yemeği hazır’ anonsu yaparak aileyi tek çatı altında toplamaya calışırdı. Basit, sade; ama bir o kadar da dolu zamanlar idi. İç içe ve güzeldi her şey. Seksek vardı mesela, şu hep yerden taşı alırken devrildiğim. E, şimdiki gibi hafif değildi cüssem, dolma bacaklı, şişko vücutlunun tekiydim. Ailem bunu hep ‘balık etlisin’ gibi bir deyişle yumuşatsa da bana karşı, ben nedense hep kendimi şişman görürdüm. Bu algım arkadaş çevremdeki çıtı pıtı kızların varlığından olsa gerek.

Kış aylarını ayrı severdim. Geceleri adamın teki ‘booooza!’ diye bir bağırırdı ki; tüm mahalle ayakta. Bozuk paralar sepetle aşağıya indirilir, boza konmuş sepet yukarı geri çekilirdi. Sobada pişmiş leziz kestane kırıntısı, mayhoş boza köpüğü ile öpüşürdü dudaklarımızda. Çekirdek aileden geniş aileye geçiş tamamlanırdı bazen. Anneanneler, dedeler hep birlikteyse eğlence rotası genelde aynıydı: Tombala! Bir de mısır patlatılırsa ocakta tadından yenilmezdi. Benim tercihim genelde siyah çekirdekler olurdu. Şimdiki beyaz çizgili olan değil. Hepten siyah. Hele bir kendimi kaptırdım mı çekirdek çitlemeye, eyvah! O çekirdekler öyle bir boyardı ki mor rengiyle bedeni; günler boyu dudaklarım, parmak uçlarım mosmor dolanırdım ortalıkta.

Terlikçi Geldi Haaanım!

Kumsalda dondurmacı, mahallede kalaycıya rastlamak mümkündü. Terlik ve ayakkabı almak için biz dükkana gitmez idik, dükkan ayağımıza gelirdi. Bildiğin ayaklı dükkan. Bir kamyonet dolusu raflara tıkıştırılmış model. Satıcı kamyonetin cam kapılarını açar açmaz tüm apartman sakinleri üşüşürdü aşağıya, sanırsın terlikler bedava! Kapış kapış oradan oraya atılan, teyzelerin elinden eline havada uçan birbirinden şık ayakkabı modelleri. Kötü olma ihtimalleri yoktu. En azından satıcı megafonla kendi reklamını yaparken ‘şık terlik modelleri kapınızda hanım’ diye mutlaka altını çiziyordu. Gerçi o zamane ürünlerini uzun yıllar boyu sapasağlam kullandığımı da hatırlar gibiyim. Şimdikiler gibi kalitesi düşük, fiyatı yüksek degil; orta halliydi o ürünler. Aynı haneler gibi… Neşeler olduğu kadar dertler de orta halliydi. Ortaktı paylaşılanlar, özellikle akşam beş çayında kırılırdı iki lafın beli. Gönüller ortak olunca pamuk eller cebe, Altın Günü’nde kaynaşmaca, dedikodu etmece.

Alavera ile dalavera kardeş değildi o zaman. Rekabet yoktu. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için önemliydi. Kırmızı, birimizin değil hepimizin hayaliydi. Kimisi kırmızının mobiletli hayalini kurarken, bir diğeri basit bir bisiklette canlandırırdı o rengi. Bisikleti, mobileti olmayan kesim bir eve doluşur sabahtan akşama kadar müzikle uğraşırdı. Yastıklar bateri zili olur; mutfak maşaları, kalemler baget görevini görürdü. Hele ki evde babadan kalma, ağabeyden olma gitar, klavye varsa Güneş’in batışı farkedilmeyecek kadar bangır bangır çalınırdı o müzik aletleri. Arkalı önlü 5, bilemedin 10 şarkıyı içinde barındıran kasetler vardı. 45’lik, 60,’lık, 90’lık… İşte o kasetler bir süre sonra seloteyp ile uçlarından bantlanarak kayıt kaseti haline dönüştürülürdü. Elde taraklar mikrofon olur, bağıra çığıra şarkılar keydedilirdi teyplerde.

Bahçeli evler meşhurdu. Toprak yollarda koşuşturulur, meyvesi en bol ağaç göze kestirilir ve o bahçeye girilirdi. Poşetlerle de alaka yoktu meyve toplarken o devirde. Tişörtler göbek üstünden kıvrılır, çukur yere alabildiğine erik, iğde, elma doldurulurdu. Piyasaya bigudili teyze ya da bastonlu dede çıkarsa ‘arsamı terkedin sizi hırsızlar’ diye, topuk yapılırdı ilk köşe başına kadar. Soluk soluğa nefes alırken güle oynaya meyveler ısırılırdı yıkamadan. Sulu sulu, taze lezzetli…

Çocukluğumun Bakkalında Kaldı

Cep telefonu da neymiş? Kocaman ahizeli, burgu kablolu ev telefonları olurdu dantel örtülerin üzerinde. Anne mutfakta yemek yaparken arka odadaki telefondan en yakın arkadaş aranır saatlerce konuşulurdu. Telefonlar paralel hatlıydı bir ara. Anne çocuğun yokluğunu farkeder farketmez açardı telefonu öbür odadan ‘ben sana demedim mi az konuş diye’ söylenir telefonlar kapanırdı. Anne ya da baba telefonda konuşuyorsa evin meraklı tazesi çocuklar dinlerdi çaktırmadan paralelden öteki hattı. İşte en zevklisi, eğlencelisi de buydu. Telefona bir öksürdün mü gitti tüm karizma, sır! Ebeveyn fırçayı çekerdi, bu sefer fazla asabi: ‘Telefonu kapar mısın oradan lütfen, çok ayıp!’

İçme suları cam damacanalarda komyonlarla satılır, tüpçüler semtte cirit atardı. At arabalarından korkardım. Beni kaçıracakları sanrısıyla büyütülmüştüm pek çok kız çocuğu gibi. Çocukluğumun bakkalında kaldı o Patbom ve Tipitip sakızları. Bir de tadından yenmez leblebi tozu ile elma şekeri… Mahallenin külhanbeyli bıçkın delikanlıları da olurdu o zaman. Yan bakanı asar, keser; bacıya, kardeşe laf getirtmez, onları korurlardı. Şimdi onlar da teknoloji furyasına, pahalı karizma sevdasına kapılıp buhar oldu, uçtu, gittiler.

Nostaljik zamanların entel duygularıyla büyüdüm ben de. Bazılarını ucundan yakaladım, bazılarını hepten yaşadım. Pek çok şey değişti dünden bugüne. Değişen yaşam koşullarıyla birlikte insanların ruhu da değişti birdenbire. Birdenbire diyorum çünkü; bana çok ani geliyor bu değişim. Belki de hala o dönemlerde yaşayıp günümüz yaşam ve insanlarına ayak uyduramadığımdan. Bilemiyorum.

Çok şey de beklemiyorum aslında insanlardan. Yapmacıklıktan uzak bir doğallık, biraz da kendilerine dürüst olmaları dışında. Kafalarda bin bir denklem; böyle olmalı, şöyle olmalı diye kafese sokuyorlar ruh, beden ve zihin bütünlüklerini. Değişiyorlar. Her geçen gün biraz daha. Bana değil, kendilerine yabancılaşıyorlar. Kıskançlık, hırs, öfke, yeminler, sonra tekrar bozulan kararlar ve yinelenen yeni standartlar, rekabet, yalan, talan ve pişmanlıklar diz boyu. Neden bunu insan kendine yapar? Anlamıyorum. Bu durum benim algı sınırlarımı tamamen aşar vaziyette.

Yaşamak ve olduğun gibi davranmak çok güzel. İnsanlar, doğa, gelmiş ve geçmiş tüm dünya; sanırım her şeyden çok en başta ben kendimi seviyorum. Yeni umutlar ve yeni bir günle hepinize merhaba!

Blessed be!

Tags: , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
21 × 28 =