fbpx MENU

Düştüm Ayvalık Yoluna

Günlerden Saykodelik Sanat!

10 Şubat 2015 Comments (0) Views: 2954 ANASAYFA, Gezi

Pazardan Sonra Badavut

Dün biraz bahsetmiştim. İstanbul’dan düştüm Ayvalık yoluna, yerleştim Ida Art Atelie’ye. Sonrasında da pansiyon sahibi Gonca Hanım ve heykeltıraş Timuçin Bey ile keyifli bir sohbete dalmıştık. Gün yeni başlıyordu.

Güne başlarken olmazsa olmazlardandır kahvaltı. Gonca Hanım da benim gibi ciddi bir kekiksever. Hem de dağ kekiği! Ege zeytinlerinin üzeri ile peynirler kekiklendi. Sofra yavaş yavaş kurulmaya başlandı. Timuçin Bey’in annesinin kulaklarını da çınlatmasam olmaz şimdi. Çemen adı verilen -pastırma çemeni ile bir ilgisi yok esasen- salçalı, sarımsaklı, mis kokulu bir sos gelip kondu tam gözümün önüne. Kokusu tüm salona yayıldı. Kokular önemli. Tadı zaten dehşet lezzetliydi. Ellerine sağlık yapan anneye ki; afiyetle yedim ben de. Katmer ve yumurta da ayrı bir lezizdi. Çay, kahvaltı ve sohbet eşliğinde dünkü yazımda ismi geçen nam-ı değer Niko ile de tanıştık. Kendisi tam bir aqua drum aşığı. İyi de çalıyor hani. Dinlemediyseniz hala, ayıp size.

Gazozcu Faik

Gazozcu Faik

Çaylar içildi, kahveye geçildi. Sohbet aldı başını yürüdü derken bir sahil havası alalım dedik. Giyindik kuşandık, çıktık Ayvalık merkez semalarına. Süzüldükçe süzüldük. Havada bayram şenliği, alabildiğine Güneş. Yolda Gazozcu Faik’in objelerine rastladık. İlginç bir kişilik olması lazım kendisi ki; ne bulup buluşturduysa onu halkla paylaşmaktan çekinmemiş. Bir kafesin üzerine ‘dikkat aslan çıkabilir’ gibi bir yazının yazılması kimin aklına gelebilirdi Faik’den başka? Pazardan sonra Badavut işte tam da burada devreye girdi. Pazar gününün ardından değil kastım, halis muhlis önce pazara daldık, sonra Badavut’a doğru yol aldık. Badavut, şimdilik yerinde kaladursun, biz pazarımıza geri dönelim. Giysiler, kemerler, çantalar, rengarenk incik boncuklar… Çok çeşitli; ama sade bir pazarı var buranın. Her Perşembe merkezdeki ana caddenin bir üst sokağına kuruluyormuş. Orta şekerli bir kalabalık var. Biraz dolandıktan sonra Güneş’i kaçırmama kararı aldık ve deniz kenarındaki çay bahçesinde kendimizi ağırladık.

Ayvalık

Ayvalık

Limanın bulunduğu yerde etrafınızı huzur dolu bir boşluk kaplıyor. Gözünüz gönlünüz son derece açık. Deniz üzerinden ufka uzanan yolda tekli, arkadaşlı sere serpe kurulmuş tekneler kendi aralarında sohbet ediyor. Midilli Adası ve Şeytan Sofrası gibi daha ismini bilmediğim pek çok yer ve adacıkları bir film seyreder gibi izleyebileceğiniz, geniş bir alan. Su berrak. İçinde minik, komün balıklar cirit atıyor. Yeşil ile mavinin, maviyle beyazın dans ettiği dingin bir sahil burası. Burası kıyıdan takip edildiğinde de Sarımsaklı Plajı’na ulaşılıyor.

Zo Da Ne Ola?

Karnımızın zil çaldığı noktada pazara bir u-dönüşü yapıp pansiyona geri dönme kararı alıyoruz. Bu sefer sebze, meyve tezgahları arasında dolanmaya başladık.

Timuçin Bey ile Gonca Hanım önde, biz Niko ile arkada sohbet ede ede ilerliyoruz. İlginç sebze ve meyveler var tezgahlar üzerinde. Buranın köylüsü dağdan topladığını getirip pazarda satıyormuş. Eğer büyük şehirlerde yaşıyorsanız burada değişik isim ve lezzetlerle tanışmanız an meselesi. Mesela ismini duyduğumda ‘zo da ne ola?‘ dediğim bir bitki ile karşılaştım. Koyu yeşil yapraklı ve saplı, üzerinde dikenleri olan, kokusu keskin bitkinin yemeği yapılıyormuş. Hindiba bitkisi ve Şevketi Bostan da diğer aklımda kalan adlar. Eminim ki; sadece zeytinyağlılarda değil, pek çok sağlık sorununda da kullanılıyordur bu şifalı bitkiler.

Peynir tezgahında envayi çeşit peynir vardı. Söylemeden geçmek istemiyorum. Kilosu 16 lira olan sert ve yağlı beyaz peynirler son derece alımlıydı. Fiyatların gayet makul olduğu Ayvalık pazarında, zeytinin anlam ve öneminden bahsetmeme gerek yoktur herhalde. Alışveriş yapa yapa ilerledik. Bir ara balık tezgahının önünde bir ironi oldu ki; o da bana kalsın. Biz güldük, çok eğlendik şahsen.

Pansiyona döndüğümüzde Timuçin’in ısırgan otlu gözlemesine yumulduk. Soğan, peynir ve ısırgan otu üçlemesinin damakta bıraktığı o dev lezzettin hala damağımda kaldığını söylesem abartmış olmam sanırım. Beş kişi birden çılgınlar gibi yedik o gözlemeden. Beşinci kişiden hiç söz etmedim sahi. Ozi ile Balat’daki şirin bir atölyeye dayanır tanışıklığımız. Kendisi son derece enerjik, mütemadiyen gülen, çok yetenekli, yedi renkli bir ruha sahip cıvıl cıvıl bir insandır. Benim şu Ayvalık yoluna düşmemdeki en belirgin uyarıcıdır. Ona burdan deli dolu teşekkür eder, kocaman sarılırım.

Badavut’a Yolcu Kalmasın!

Karnımız tok, sırtımız pek olduğuna göre; doğa bizi çağırır. Kadro tamam. Badavut’a yolcu kalmasın! 

Ida Art Atelie Hatırası

Ida Art Atelie Hatırası

Arabaya doluşup yola çıktık. Önce yağmur sulu safari, sonra mama ve yakacak alışverişi. Sarımsaklı’nın bitimine doğru olan kısım Badavut’a vardığımızda çılgın bir rüzgar karşıladı bizi. Upuzun bir kumsala sahip olan yer, tuşesi yüksek dalga sesiyle avuçlarımıza dökülen yıldızlara meydan okuyordu adeta. Uzun bir süre gözlerim yarı açık etrafın sihirli dokusuna ve kokusuna bıraktım kendimi. Yerimizi belirledik. Taşlarla set kurarak ateşimizi yaktık. Gubuz, aqua drum gibi enstrümanların çalındığı ortamda ambiyans, kusursuz derecesinde büyüleyiciydi.

Beş kişinin de aynı anda orada bulunmasının özel bir anlam ifade ettiğini iliklerime kadar hissettim. Ayın ışığı tenimizi okşayıp ateş gölge oyunlarına devam ederken yerin altına indik. An geldi Niko’nun soyut kurtu ile tanıştım, başka bir zamanda Ozi’nin somut topuğu ile topraktaki ilginç deneyime tanık oldum. Zihnimdeki denklemlerle kalbimdeki hisleri ince bir çizgide buluşturup doğaya armağan ettiğim bir doğum günü oldu o gün benim için. Doğa da en kuvvetlisinden her birimize ayrı ayrı elini uzatmaktaydı. Tuttuk ve tutunduk. Farkındalık güzel bir duygu. Farkındaydık.

Sim kart, mont cebi leblebi tozu ve günaydın!

Sim kart, mont cebi leblebi tozu ve günaydın!

Menümüz bayağı bir genişti o gece. Közde patates ve sarımsak ikilisinin ardından sucuk ekmek, peynir ve kuruyemişler izledi rotayı. Tatlıyla yapılan final, kendimize ödül niyetindeydi. Ateş sönse bile muhabbetimiz hiç sönmedi. Bir ara yıldızlardan yorgan yapıp uzandığımız gecenin devamında Ege denizinin en ortasında karanlık suların sofrasında konakladık. Tekne sahibi -onca Ecevit bizce Ercüment, Ercü hatta son versiyonu olan Ercüe isimli- ilginç abinin kulakları çınlasın ki; birkaç fotoğrafla birlikte suya gömdük enteresan anılarımızı yansımalarla.

Ertesi gün şehre geri dönüş vakti gelmişti. Timuçin Abi’nin hünerlerini konuşturarak yaptığı doğum günü şekerlememi de unutmadım tabii. En sevdiğimden: Ev yapımı kestane şekeri! Kahvaltının üzerine öyle iyi geldi ki. Biraz sonra Yuva’dan ayrılacak olduğum için içim buruk olsa da minnet duygum daha geniş bir alan kaplamıştı bile çoktan. Bir şekilde yeniden buraya geleceğimi biliyordum artık. Kurulan güçlü bağlar arada bir esneyebilir, daralabilir; ama asla kopmayacak cinstendi. Güzel insanlar Gonca Abla, Timuçin Abi ve Ozi ile sarılıp vedalaştık. Geldiğim gün Güneş’in ‘merhaba’ dediği kente, yumuşak bir yağmurla ‘hoşçakal’ dedim.

Dönesimiz mi yoktu ne? Henüz tatil bitmedi.

Badavut Hatırası

Badavut Hatırası

Tags: , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
10 + 22 =