fbpx MENU

Günlerden Saykodelik Sanat!

Timuçin’in Isırgan Otlu Gözlemesi

11 Şubat 2015 Comments (0) Views: 1615 ANASAYFA, Gezi

Road Trip Kaz Dağları

Bayağıdır yapmak istiyorum şu olayı. Road trip dediğimizde Kaz Dağları‘nda bulduk kendimizi. Muhteşem ikili: Niko ve Asiçiçek! Kısa sürede muntazam bir uyum sağlayan gezgin kafadarlar.

Tatil bitmedi demiştim pazardan sonra Badavut‘da. Aynen de öyle oldu. Ayvalık’dan yola çıktığımızda uğradığımız ilk benzin istasyonundaki kasiyer -sağ olsun- bize çocuklarıymışız gibi davrandı. Gayriihtiyari cebimize koyduğu bilmem kaç lirayla yolculuğumuzun siftahını yapmış bulundu. İçecek yiyeceğimiz sağlam. Reklam olmasın olmasına da Eti Browni’nin mousse’lusu çıkmış. Bir deneyelim dedik ki akıllara zarar ziyan. Süpersonik lezzetli. Soğuk tüketiniz uyarısını yapmakta yarar gördüm şu an. Sonrası ver elini asfalt ve kenarına dizilmiş alımlı ağaçlar. Gittikçe sıklaşan… Sözüm ona son zamanlarda yerel ve genel gazetelerin manşetlerinde sıkça yer alan, TV haberlerinde dönüp dolaşan ‘sihirli mantar’ konusuna bir yakından bakalım istedik. Mantarlar ne kadar kırmızı imiş, kaç beneği varmış falan.

Su, aynaları kıskandıracak cinsten berraktı.

Su, aynaları kıskandıracak cinsten berraktı.

Frekansımız ilk önce bizi Kaz Dağları’nın eteklerine savurdu. Köyün ıssız; fakat bir o kadar sempatik bir hali vardı. Çılgıncasına yağan yağmur o an için hiç durmadı. Mevsimlerden kış kıyamet. Tepeye çıktığımızda hiçbir şey yoktu orası ayrı. Köyden içecek bir şeyler alıp arabayla -road trip kafası- keşfe çıktık. Bizim keşif biraz normalin had safhasında oldu sanırım. Çünkü; arabadan indiğimizde tam da dolu dizgin akan şelalenin en ortasındaydık. Ne yazık ki; sağdan soldan akmakta olan şelalenin görüş mesafesine yetersiz kaldı kafa feneri. Memlekette çare tükenmez diyerekten arabanın uzunlarını yaktık ve işte doğanın tam da ortasındayız! Mecazen değil ha, hakikaten! Sağda bir çağlayan, solda aynısından, biz ortada şapır şupur ayaklarımızla daldık şelalenin suyuna. Su, aynaları kıskandıracak cinsten berraktı. Fotoğraf çekilmesek olmazdı.

Şelale kucağında kozalağımla bir ben.

Şelale kucağında kozalağımla bir ben.

Yağmur köydeki yoğun etkisini azaltmış sadece çiseliyordu. Karanlığın ve ormanın ortasında saf şelale sesiyle medite olmanın tadına varabilen insanlardık. Dingin ve bir o kadar da yalın. Sonrasında olacaklardan ise; son derece habersizdik. Hissettiğimiz tek şey Tanrı elinin üzerimizde olduğu ve bundan sonra da orada kalacağıydı. Mistik, atmosferik bir edayla fotoğraflar çekiliyor, doğanın bize sunduğu sürpriz armağanın tadını çıkartıyorduk. Tamamen spontane gelişen safarinin tam da ortasındaydık. Keyifliydi. Araç içinde olduğumuz zamanlarda Jim Morrison’un sesimize ses kattığı dakikalara, aracın dışındayken doğanın doğal sesleri güç kattı. Bundan daha cici ne olabilirdi ki?! Bir kozalağım oldu o ara, hediye. Şimdi durur dolabımda ‘boya beni’ diye diye.

Sığınak

Arabaya geri bindik ve dağdan yukarı kaptırdıkça kaptırdık. Biz kaptırdıkça yağmur etkisini arkamızda bıraktı. Herhangi bir yere vardığımızda artık ondan eser yoktu.

Güzel bir herhangiydi burası. Bungalovlar vardı bir sürü. Özene bezene ormanın içine serpiştirilmiş, aralarda çardaklara yer verilmiş etkileyici bir sığınağın içinde bulduk kendimizi. Gelincikler sarmış dört bir yanımızı. Kutsaldı, kutsandık. Sığınak dedim. Çünkü tam da kelime anlamıyla -illegalliğin yumuşatılmış hali- biz buraya resmen sığındık. Yerimizi belledik sonra köye geri indik. Köyü üç saatte kurtaran iki çocukla karşılaştık. O çocuklar bizi de kurtardı. Sonra tekrar tepeye çıktık. Nam-ı diğer sığınağımıza.

Kaz Dağları’nın havası muntazam temiz. Deresi çok sesli, görselliği fazla iyi. Daldıkça dalası geliyor insanın, dinledikçe dinleyesi.  Bir Anka kuşu tutunuyor bacaklarına, uçabilirsen ne ala; yok uçamazsan biraz geçmişe, keza o an’a. Yıldızlar, tek bir yapay ışığın olmadığı alanda, kucağına ha döküldü ha dökülecek. Yüzmek istesem de o an, hava soğuk. Sonraya bırakıyorum bu arzumu. İlginç sesli, enteresan kuşlar cıvıldıyor dört bir yandan. ‘Ghost’ adını taktığım pisi hiç ayrılmadı yanımdan.

Niko, aqua drum çalarkene.

Niko, aqua drum çalarkene.

Ormanın tam da göbeğindeyiz. Çılgın işi dense de esasen tam da insan işi! Ne de ayrı gayrı yaşıyoruz özümüzden diye düşündüğüm anda Niko’nun aqua drum tınıları bozuyor sessizliği. Hiç durmadan günün ilk ışıklarına kadar çalmalı diye düşünüyorum o an. Aqua drum’un meditatif bir enerjisi var. Terapi gibi. İyi geliyor çalana ve dinleyene. Niko pançosunu aqua’nın üzerine örtüyor, ben kafa fenerini drum’ın içine yerleştiriyorum. İşte tam da o spiritüel an! Kafamızı kaldırdığımızda çardağın tavanındaki psychedelic art motifleri kucaklıyor bizi. Siyahın üzerine maviyle çalan beyaz ve oval, spiral semboller. Öyle bir an ki; bir süre sonra doğaçlama bir şeyler söyleyesim geliyor. O çalıyor ben söylüyorum.

Bu mistik road trip hiç bitmesin dediğim anda Güneş’in pırıltısı çimdikliyor göz bebeklerimi. Dönüş yoluna doğru uzanıyoruz ki; istemeye erine. Mola verdiğimiz noktada çalan reggae müzik ve tavandaki doğal saykodelik sanata girmiyorum bile. 0-5 yaş grubunun bizi işaret parmaklarıyla ebeveynlerine göstermesi de cabası. Hele bir de iskender macerası var, akıllara ziyan. Ramak kaldı gerçekleştiriyorduk ki; artık bir dahaki sefere.

Dönüşü de neredeyse bir güne yaymak üzereyiz. O kadar dünyayı biz yarattık, o derece rahatız. Bir haller oldu Badavut’dan sonra kıyılarımıza. Neyse ki; güzel haller. Tatil de bitti doğum günüm de. Dört mevsimi yaşadım. Başka dört mevsimlerde görüşmek üzere.

Blessed be!

Tags: , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
26 × 3 =