fbpx MENU
Teknoloji ürün inceleme.

Ulanzi Mini 96 Led Video Işık İncelemesi

Asmr

ASMR ve MUKBANG Nedir?

Sibel Köse

8 Aralık 2019 Comments (0) Views: 546 ANASAYFA, ASİÇİÇEK, Konser, Müzik

Sibel Köse ve Caz Müzik

‘Eğer bir enstrüman olsam trombon olurdum!’ – S. Köse

Bir Beyoğlu akşamıydı. Bova Sahne’de Bilal Karaman Swing Band ft. Sibel Köse performansını dinlemek için oradaydım. Müzik başladı, ara oldu. Soluğu Türkiye’nin önde gelen caz vokalistlerinden Sibel Köse’nin yanında alıverdim.

Duru sesi ve etkileyici yorumlarıyla her daim beni mest eden Sibel Hanım’ın yeteneği kadar mizacı da son derece mütevazı idi. Öyle şeker gibi bir hanımefendi ki insan tüm güzelliklerin bir arada toplandığı bir sanatçı ile tatlı bir hoş sohbetin içerisine girdiğinde kendini cidden harika hissediyor!

Sibel Köse röportajı.

Bilal Karaman Swing Band ft. Sibel Köse / Bova Sahne, Beyoğlu (Fotoğraf: Jale Tan)

Ricamı kırmayan Sibel Hanım ile bir Karaköy Gümrük sabahına sözleştik ve merak ettiğim tüm soruları kendisine yönelttim. Röportajdan ziyade sıcak bir sohbet tadında ilerleyen Sibel Köse ve Caz Müzik‘de bakın neler konuştuk…

Sibel Köse

Sibel Köse (Fotoğraf: Afgan Karahan)

Biraz sizi tanıyalım mı?

‘Ankara’da doğdum. Annem babam sağ olsun güzel bir eğitim aldım. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara Koleji’nde bitirdim. Ondan sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünü kazandım. Orayı da bitirdim. Küçükken korolar, ortaokulda Amerikan folk grupları, sonra üniversiteye girince okulumuzda kendi yaşıtım arkadaşlarımla kurduğumuz bir caz orkestrasında şarkı söylemeye başladım.’

Caz müzikle nasıl tanıştınız?

‘O zamanlar kaset dönemiydi. Kasetlerime bir Ella Fitzgerald kaseti karışıyor ve benim de ilk dinlediğim parça böyle “scat” dediğimiz anlamsız hecelerle yapılan emprovize tekniği. Hiç söz olmayan uzun bir solo parça. Count Basie orkestrayla söylüyor Airmail Special parçası. Nutkum tutuldu bu kadın n’apıyor diye?! Ondan önce biraz folk dinliyorum, biraz rock dinliyorum. Şarkıları takip ediyordum o zaman böyle işte radyodan haftanın ilk on şarkısı falan, bilboardlar’ın yayınları oluyordu. Farklı farklı müzikler dinlerken ne olduğunu anlamadığım bir müzik çıktı karşıma ve genelde çabuk öğrenirim ben parçaları. Zaten pop parçalar çok komplike olmuyordu. Gençken parçaları hemen öğreniyordum. Bunu öğrenmem işte bu yıllarıma kadar sürdü. Çok uzun bir soloydu ve nerdeyse o teyp kopana kadar dinlediğim bir kaset oldu benim için.

Bu tarza iyice merak sarınca şarkıları araştırmaya başladım. Etrafımda da çok caz dinleyen kimse yoktu. Yaşıtlarım daha çok rock dinliyordu o seneler. Ankara’da Tunalı Hilmi’de albümleri plaklardan kasete çeken dükkanlar vardı. Orada kasetler çektirmeye başladım. Lise yıllarıydı ve pek de dinlenmeyen bir müziğin peşine düştüm.’

O yıllarda araştırma ruhu vardı. Şimdi her şey el altında, sıkıcı olmaya başladı.

‘Evet, çok maceraydı her şey. Şimdi hemen iki tuşla ulaşılabiliyor parçalara. Youtube, Spotify…’

Müziklerin kalitesi de kötü oldu artık. Nitekim mp3 olarak sıkıştırılmış müzik dinliyoruz. Eskiden bir plaktan ya da kasetten bir şarkı dinlediğimizde sanki o grup odanın içinde, senin yanında çalıyormuş hissiyatı veriyordu insana. Şimdi yapay bir sound dinliyoruz.

‘Kesinlikle! Bizim okulda Ses Teknolojileri bölümünde bir tane derse konuk oldum. Başlangıcından bu yana kayıt teknikleri anlatılıyordu. ‘Gromofon hariç hepsini gördüm’ dedim. O kadar teknoloji değişti ki seneler içerisinde.’

Hızlı da oldu sanki…

‘Tek kulaklıklı (Mono) radyolardan, kızaklı araba kasetlerinden daha küçük kasetlere geçildi. Evde kayıt yapmaya başladık. Portatif pikaplar vardı bir dönem. Hepsi hızlıcana geçti gitti sanki. Bu aralar audiophil’ler sayesinde plaklar yeniden gündeme geldi, mp3’lerde boyut kaybolmaya başlamıştı. Bir de biz işin içinde olmamıza rağmen artık her ortamda müziği dinleyip hayal kurabilmek gibi bir özellik de geliştiriyoruz.

 

Yani; evet bir yandan çok sıkıştırılmış ama inanılmaz bir durum var şu anda. Elinizin altında bütün dünyanın müzikleri var. Böyle bir şey yoktu o zaman.’

Artık internet vasıtasıyla haritadan bir ülkeyi seçip mesela Jamaika’daki bir yerel radyoya ulaşabiliyoruz.

‘Evet, kim ne dinliyor diye bakıp biz de dinleyebiliyoruz artık. O zaman da dinliyordunuz belki ama koca düğmeli manuel radyolar vardı mesela dünyanın here türlü dilini duyduğunuz. Arada böyle çok cızırtılı bir yere geliyorsa uzaylılarla konuşacağız falan diye hayal kurardık… Hayal gücüydü. Şu an o zaman hayal ettiğimiz şeyler gerçek oluyor. Tabii, bu kadar doluluk olunca, artık bir şeyi araştırmak ya da peşine düşmek hevesi de biraz kalmadı galiba. Çünkü; her şey hazır ve var zaten.’

Peki, Uluslararası Zamosc Caz Vokal Yarışması’ndan Birincilik ödülünüz var. Bu hikayeyi bir de sizden dinlesek?

‘Üniversitedeki arkadaşlarımla bir caz grubum olduktan sonra Tuna Ötenel ile tanıştık. Tuna Ötenel Türkiye’deki en önemli caz müzisyenlerindendir. Ankara’da yaşar. Piyano, saksofon gibi aklınıza gelebilecek her enstrümanı çalıyor. Aslında büyük bir piyanisttir. Bestecidir. Onunla çalışırken Janusz Szprot ülkemize geldi; geçtiğimiz günlerde vefat etti maalesef. Bu yaz kaybettik onu. İlk defa Bilkent’de caz workshop’ları olmaya başladı. Bugün hala müzik yapan pek çok arkadaşımla da orada tanıştım. 80’li yılların sonu, 90’lı yılların başıydı: Sarp Maden, Yahya Dai, Cenk Soyak, Murat Arkan, Çağlayan Yıldız, Cengiz Baysal…

 

Biz o workshoplar’a gitmeye başladık. Bunların bir tanesine  Krzesimir Debski isminde bir kemancı geldi. Aslında kompozisyon öğretmek üzere. Şu anda da Holywood filmlerine müzik yapan bir bestecidir kendisi fakat o dönemde kompozisyon alacak kimse olmadığı ve onun da kız arkadaşı vokalist olduğu için bizle o ilgilendi. Biz o sırada dört kişiydik: Opera söyleyen bir hanım arkadaşımız, özgün müzikçi bir beyefendi, saksofon çalan bir hanım ve ben. Hepimiz 20’lerimizin başındayız. Onlar birinci günden sonra gelmeyince biz baş başa kalmış olduk. Bana birkaç parça öğretti. Sonra da Janusz’a demiş ki; ‘Tekrar oraya gittiğinde bu kızla ilgilen!’

O yıllarda caz kompozisyon bölümleri yoktu değil mi Türkiye’de henüz?

‘Hiçbir şey yoktu! Caz bölümü ilk defa Janusz Szprot geldikten sonra kuruldu. 4-5 yıl açık kaldı; fakat sonra kapandı. Sonra da burdaki Bilgi Üniversitesi vs. kuruldu. Şu anda çalan pek çok müzisyen de ordan yetişti.

Janusz’la çalışmaya başladınız. Sonraki süreç nasıl ilerledi?

‘Polonya’da Zwierzyniec diye bir şehirde workshop düzenleniyordu. Beni oraya çağırdı. O yaz okuluna gittim. Ondan sonra Zamosc’daki yarışmadan bahsetti ve ‘katılmak ister misin?’ diye sordu. ‘İsterim!’ dedim. Apar topar hazırlıklar başladı. Henüz pasaportum bile yoktu ve çok geç gidebildim. Yani; 1 gün önce gitmem gerekirken yarışma gününün sabahı herkesin prova yapıp bitirdiği vakitte ordaydım. Provanın sonuna yetiştim. Sonradan arkadaş olacağım Kuba Stankiewicz diye bir piyanist var ve bir tane de Alman bir kız var, boyu nerdeyse benim iki katım falan. Dedim imkan yok bu yarışmayı kazanmama.. Onlar zaten beraber çalışmışlar Almanya’da defalarca. Derken prova yaptım. Sonuçlar açıklandı ve o Alman kızla beraber birinci olduk biz.’

Gurur verici! Ne kadar güzel…

‘Güzel; fakat çok komikti! Birincisi; hakikaten son dakikada gittiğim ve hazırlıksız olduğum bir yarışma olmuştu. Çok da içime sinmemişti. Orda gözleri görmeyen bir çocuk vardı. Polonya’nın bir ucundan kalkmış, yarışmaya gelmiş. Nefesli partisyonları, aranjmanı, her şeyi tam. O bizim engel -tırnak içinde- dediğimiz duruma rağmen çok büyük efor harcayan birisi. Başka bir müzik öğretmeni vardı ta Sibirya’dan kalkıp gelmiş. Ağlayanlar oldu. Mühim olan oraya gitmekti benim için zaten. Ödül olarak CD Player vermişlerdi ve dönüşte gümrükte bayağı bir problem olmuştu ülkemize girerken; ‘Bu ne? Bunu sokamazsın!’ falanlar… ‘O benim ödülüm!’ diyorum vs. Güzel bir tecrübeydi.’

Sibel Köse röportajı

Bilal Karaman Swing Band ft. Sibel Köse / Bova Sahne, Beyoğlu (Fotoğraf: Jale Tan)

1999’da Ankara’da ‘Caz Vokal Atölyeleri’ başlattınız. İstanbul’da devam ediyor musunuz şu an?

‘Evet, devam ediyorum.’

Peki, bu atölyelere katılmak isteyen cazseverler ve müzisyenler nasıl bir yol haritası izlemeli, ne yapmalı?

‘Benim aradığım ilk koşul: Cazı seviyor olmak! İkincisi ise emek vermeye hazır olmak. Çünkü; bir şeyde ilerlemenin tek bir kaydı var; o da o konuya vakit, emek verip o süreçte sabırlı olmak. Ben ancak yol gösterici olabiliyorum. Zaten hoca gibi değil de kişiye rehber gibi ya da usta çırak gibi o süreçte yardımcı oluyorum. Birebir olarak ‘haydi şunu yap, bunu yap!’ diyen biri olmak yerine, farklı boyutlarını tanıtıp aslında insanların kendi başlarına nasıl yollarını bulmaları gerektiğiyle ilgili biraz kendi deneyimlerimi aktarmak olarak nitelendiriyorum bu süreci.

İstanbul gibi bir yerde beraber çalışacak müzisyen bulmak zor, biraraya gelmek zor. Öyle bir ortamı da sağlıyoruz. Müzisyen arkadaşlarım her zaman beraber oldu benle çok sağ olsunlar. Yani; öyle playback gibi bir şeyler değil de daima canlı bir performans, tamamen işin mutfağı üzerine, söylemek üzerine bir şeyler yaptık. Hep grup çalışması yapmamın bir sebebi de insanların en büyük engellerinden bir tanesinin sahne korkusu olması. Birebir çalışırken onu yenmek pek mümkün olmuyor. Sizinle aynı şeyle uğraşan, aynı korkuları yaşayan ya da aynı çekincelere sahip insanların önünde şarkı söylemek; büyük kalabalıkların önünde şarkı söylemeye bir adım oluyor. Aynı zamanda da çok parça dinlemiş oluyoruz böylelikle. Misal; 15-20 kişi olduğu zaman bir atölyede ay sonunda 80 parça, üç ayda 240 parça falan dinlemiş oluyoruz. Sene sonunda ise bayağı bir külliyatı duymuş oluyoruz.’ 

Hem kulak da gelişiyor bu sayede değil mi?

‘Aynen öyle. Çünkü ben bu caz standartı dediğimiz şarkıları çok seviyorum. Yıllardır bu şarkıları söylüyorum aslında; onların üzerinden çalışıyoruz ağırlıklı olarak.’ 

Cazın tanımını bir de sizden dinlesek?

‘Cazın üç tanımını yapayım size. Bir tanesi her yerde var olan tanımlama, tarif gibi ansiklopedik bir tanım: Avrupa enstrümanlarının ve Afrika ritimlerinin  Amerika’da bir araya gelmesiyle ortaya çıkan müziğe caz diyoruz.

 

İkinci bir tanım: Caz müzisyenlerinin yaptığı müziğe caz denir: Janusz’un tarifi. Kimdir o caz müzisyeni? Doğaçlama yapan, hayatı müzik gibi algılayıp her an’ı yeni bir şey yapmak için bir fırsat olarak kabul eden, daima arayış içerisinde, sürekli aynı şeyi yapıyormuş gibi görünse bile daima onun içerisine yeni bir boyut katmayı beceren ve geçmişten geleceğe uzanan bir yelpazenin içerisinde kendi tavrını bulmaya çalışan sanatçılar gibi düşünebiliriz mesela.

 

Üçüncü tarifi de Amerikalı arkadaşlarım yaptı, gariptir ki: ‘Radyo ve televizyonda çalınmayan müziğe caz denir.’ demişlerdi.’ 

Türkiye’de caz müzik neden yaygın değil?

‘Bu türün Türkiye’de yeterince tanınmadığını düşünüyorum. Bazen ülkemizde iyimser çabalarla halk konserleri oluyor. Hiçbir zaman oralarda kötü tepkiler görmemekle birlikte bazı trollerin yazdığı tepkilere çok şaşırdığım oluyor. Bugün, caz dinlemenin belli bir bedeli var. Bir konsere gideceksiniz, giriş ödeyip içeri gireceksiniz, orda illa ki bir şey içeceksiniz. Herkesin böyle bir bütçesi olmayabilir.

 

Tüm bunlar dışında; şu anda okullardaki müzik eğitim seviyesi ne durumda bilmiyorum ama bazen öyle bir şey görüyorsunuz ki insanlar canlı müzik mi çalıyor, cd mi çalıyor onu ayırt etmekten uzaklar. Biz küçükken elimize tutuşturulan sazlar mandolin ve melodikaydı. Bu kadar birlikte müzik yapmak için zor enstrüman olamaz sanki. Eğer her okulun bir okul orkestrası olsa -hayal kuruyoruz- herkes iyi kötü kendi çalmayı sevdiği bir enstrümanı çalmaya çalışsa öğrenciler daha çok müziğe teşvik edilebilirdi. Mesela bizde okullarda piyano koyarlar ama mutlaka kitlidir o. Aman efendim bozmasınlar, kırmasınlar falan… Yani çalınmayacaksa o piyano niye orada duruyor mesela?

 

Dil başka bir engel. Yani şarkıcı olarak parça söylediğim zaman İngilizce söylüyorum ve fark ediyorum ki atölyede bile bazı insanlar ne dediğimi çok detaylı dinlememiş oluyor.

 

Bir de esas 4/4’lük içindeki swing hissine alışık değil biz vurguları başka yerlerde hissediyoruz millet olarak. Cazın kuvvetli zamanları 2 ve 4’ken bizim algımız 1 ve 3’ü hissetmeye daha yatkın. Çünkü; ritimlerimiz öyle. 5/4’lük, 9/8’lik, 7/8’lik… Geleneksel müziklerimiz öyle olduğu için hissimiz biraz farklı.

 

Bunlar dışında; caz dinlemek biraz yeniye açık olmayı gerektiriyor. Bizde biraz bildiğini tekrar etmeye dayalı bir sevgi görüyorum müziğe dair. Mesela bir pop parçası hit olduğu zaman hemen herkes hep bir ağızdan söylesin veya eski bir nostaljik parça beraber yemek yerken, içki içerken söylensin falan. Yeni şeylere kapalıyız biraz.

 

Yani; Türkiye’yi biraz içine kapalı buluyorum genel olarak. Biraz öyle bırakılmış da buluyorum. Bugün mesela bir caz müzisyeni olarak kendinizi Avrupalı hissetmenizin önünde bir kere vize engeliniz var, ikincisi dil öğrenmeniz gerekiyor. Hep kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye’de cazın yaygın olmaması için pek çok sebep var aslında.’

Yakın gelecekteki projelerinizden biraz bahseder misiniz?

‘Aralık ayında TRT Büyük Orkestrası ile iki tane konser olacak. Bir tanesi Hisar okullarında, diğeri de Harbiye’deki TRT radyo binasında… TRT Büyük Orkestrası ile olan konserler benim için her zaman heyecan verici. Çünkü; cazın en zengin sunumu belki de büyük orkestralar (big band) Heyecan verici olmasının bir diğer sebebi de aranjmanlar vs. daha yazılı çizili olması nedeniyle daha çok detay ve çalışma gerektirmesi.

 

Bir tane minik turnem olacak. 16 Aralık’ta Azerbeycan, Bakü Muğam Merkezi’nde, 21 Aralık’ta da Moskova’da Esse Jazz Club’da konserler vereceğim. Arada olması düşünülen konserler için şu anda görüşülüyor. Mart başında TRT Büyük Orkestrası ile İş Sanat’taFatih Erkoç ve Su İdil ile birlikte solist olduğumuz bir konserimiz olacak. Mart ortalarında bu kez  piyanoda Kaan Bıyıkoğlu ve basta Çağlayan Yıldız’la birlikte başta Çin olmak üzere Uzak Doğu’da bir dizi konser gerçekleştireceğiz. Dünya Caz Günü kutlamaları kapsamında Türk sanatçılarının yurt dışındaki etkinliklerde yer alacağı bir organizasyon olacak.

Atölyeler devam ediyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nde caz sertifika programı kapsamında ve kendi düzenlediğim atölyeler var. Bahçeşehir’de Uraz Kıvaner piyanoda,  kendi atölyemde ise Eylül Biçer gitarda bizimle birlikte oluyor, meslektaşım Evrim Özşuca benimle birlikte katılımcılara yardımcı oluyor. Bunun yanında farklı vokalist ve müzisyen konuklarımız oluyor sene içerisinde.’

Müzikten geriye kalan vakitlerinizde neler yapıyorsunuz?

‘Fransız Kültür’de dil derslerine devam ediyorum. İstediğim seviyeye gelebilirsem sonrasında İspanyolca da öğrenmek istiyorum. Okumayı çok seviyorum fakat son dönemlerde sosyal medya batağına saplandım. Yolda olursam süper! Uzun yollara gittiğimde çok güzel kitap okuyorum. Herkes gibi Netflixci oldum ben de. Diziler izliyorum deli deli.’

Favori diziniz nedir desem?

‘Dark var mesela ama o bitti.’

Bayılırım! Harika bir Alman yapımıydı!

‘Evet! Bekliyoruz yeni sezonu. Çok güzeldi. Breaking Bad de muhteşem bir diziydi. O da bitti. Şimdi farklı dizileri izliyorum.’

Başka neler yapıyorsunuz?

‘Kedilerim var üç tane. Onlarla vakit geçirmekten keyif alıyorum.’

Kediler negatif enerjiyi alıyormuş.

‘İşte üçü ancak..!’ 

(Güldü)
(Güldüm)

‘Seyahat etmeyi seviyorum. Genelde işle ilgili oluyor. Tabii kendi keyfime göre de gezmek isterim ama pek mümkün olmuyor. Ailem Ankara’da yaşıyor. Onları ziyarete gidiyorum ara ara. Bir ahşap oyma atölyesi buldum, oraya vakit ayırmak istiyorum önümüzdeki dönemde. Keyfim yerine gelince yemek yapmayı seviyorum. Becerip vakit ayırabilsem çizim yapmak istiyorum. ‘

Okuyucularımız için sizden caz üzerine bir film, bir de kitap önerisi rica etsem?

‘Derhal! Film: Round Midnight Şüphesiz! Çünkü bence cazı konu alan en gerçekçi filmlerden biriydi. Fransız yapımı olması, içinde gerçek caz müzisyenlerinin rol alması ve caz müzisyenlerinin hayatının gerçeklerini anlatması açısından çok kıymetliydi.

Kitap olarak ise sevgili Elif Kayaman’ın tavsiyesiyle okuduğum Nobel ödüllü, Japon asıllı İngiliz Yazar Kazuo İshiguro’nun kısa hikayelerinden oluşan Nocturnes’ü (Türkçe Noktürnler olarak yayınlandı sanırım) önermek isterim. 

Eğer bir enstrüman olsam … olurdum. Çünkü; …

‘Trombon olurdum. Çünkü; insan sesine yakın, sevdiğim bas tonları onda duyuyorum ve perdesiz bir enstrüman.’

Teşekkür ederim.

‘Ben teşekkür ederim. Çok merci.’

Sibel Köse

Sibel Köse & Asiçiçek / Gümrük, Karaköy (Fotoğraf: Jale Tan)

Röportaj: Jale Tan

İçerik Kapak Fotoğrafı: Koray Özpalamutçu 

Tags: , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
16 × 12 =